HZ. MUHAMMED'İN VEDA HACCI VE EBEDİYET ALEMİNE GÖÇÜŞÜ
Vedâ Haccı ve Hz.Ali’nin Velâyeti
Hicret’in
10. yılında Hz.Muhammed bütün ashâbı ile haccetmek
üzere Medine’den hareket ettiler. Bu son vedâ
haccı olayı, Kur’ân-ı Kerîm’in Hacc Sûresi’nin
27-29. âyetlerinde şu şekilde anlatılır:
“(27) Ve insanları hacca davet et, uzak-uzak
bütün yerlerden yaya olarak yahut hayvana
binerek gelsinler sana. (28) Gelsinler de
kendilerine ait olan menfaatleri elde etsinler
ve kendilerine rızık olarak verilen dört ayaklı
hayvanları, muayyen günlerde Allah’ın adını
anarak kessinler. Yeyin artık onlardan ve
yok-yoksul fakiri de doyurun. (29) Sonra ihramdayken
yapılmayan şeyleri yapıp temizlensinler ve
tavaf etsinler Beyt’ül-Mükerrem’i”
Hz.Muhammed bütün civardaki boylara haber
vermiş, hepsi de haccetmek üzere gelmişlerdi.
Hz.Resûl-ü Ekrem’in Medine’den hareketleri
Zilkade ayının sonlarıydı. Hz.Ali Yemen’de
idi. Hz.Peygamber, Hz.Ali’ye gelip kendilerine
kavuşmasını yazmışlardı. Hz.Ali bu haberi
alınca yanındaki askerlerle yola çıkarak Mekke’ye
gelmiş ve Hz.Peygamber ile buluşmuşlardır.
Hz.Muhammed bütün ashâbına:
“Bu hacc, son haccımdır sanıyorum; hac törenini
benden iyice belleyin” buyurmuşlardır. Her
gelenin sorusuna yüksek sesle cevap vermede
sözlerini; başkalarına da duyurmada, “yavaş
yavaş huzûr ile” buyurarak halkın, kalabalıkta
birbirine eziyet vermesini önlemekteydiler.
Hz.Muhammed, Arefe günü özet olarak şu hutbeyi
okumuşlardı:
“Ey insanlar, câhiliyye devrinde dökülmüş
olan bütün kanlar geçmiş, gitmiş unutulmuştur.
Câhiliyye devrindeki faiz geleneği, geçmiş
gitmiştir. Gerçekten de Allah’ın kitabında
aylar oniki dir; bunların dördü; Recep, Zilkade,
Zilhicce, Muharrem aylarıdır ve bu aylar hürmet
edilmesi gerekli aylardır. Bu aylarda nefislerinize
zulmetmeyin. Ey insanlar, kimde bir emanet
varsa, emin olduğuna versin onu, Allah’ın
emirlerini yerine getirsin.
Ey insanlar, kadınlar da size Allah emanetidir;
onlar Allah’ın adıyla helâl olmuştur size.
Sizin onlar üzerinde hakkınız olduğu gibi,
onların da sizin üzerinizde hakkı vardır.
Ne bir kimse oğlunun suçundan, ne bir kimse
babasının suçundan sorumlu sayılır.
Benden sonra yolunuzu sapıtıp da birbirinizin
boyunlarını vurmayın; Rabbinize ulaşacaksınız,
yaptıklarınızdan sorguya çekileceksiniz.
Allah câhiliyyet geleneklerini, o kötü adetleri,
atayla, babayla övünmeyi sizden giderdi. Bütün
insanlar Âdem’den dir; O da topraktan yaratılmıştır.
Ne Arab’ın, Arap olmayana, ne Arap olmayanın
Arab’a, ne beyazın siyaha, ne siyahın beyaza
üstünlüğü var; üstünlük, ancak Allah’tan çekinmekledir.”
Bu hutbeden sonra, Hz.Muhammed:
“Ey insanlar, bugün hangi gün?” diye sordular.
Ashâb;“Hürmeti gereken gün” dedi. “Ey insanlar”
buyurdu. “Bu ay hangi ay?” Ashâb; “Hürmeti
gereken ay” diye cevap verdi. “Ey insanlar,
bu şehir hangi şehir?” diye sordular. Ashâb;
“Hürmeti gereken şehir” dedi.
Buyurdular ki:
“Üstün ve ulular ulusu Allah, bu günün, bu
ayın, bu şehrin hürmeti gibi kıyamete kadar
kanlarınızı, mallarınızı, ırzlarınızı birbirinize
haram etmiştir.”
Hz.Muhammed, bu hutbeden sonra Mekke’de Hacc
ve Umre törenini tamamlayıp, Medine’ye doğru
yola çıktılar. Zilhicce ayının 18. Perşembe
günü, Mekke ile Medine arasında Cuhfe denilen
yerdeki Gadîru-Humm mahalline geldiler.
Bu sırada Cebrâil Aleyhisselâm nâzil olmuş
ve Kur’ân-ı Kerîm’in Maide Sûresi’nin 67.
âyeti kerimesini getirmiştir:
“Ey Peygamber! Rabbin tarafından sana indirilen
emri tebliğ et, eğer bu tebliği yerine getirmezsen,
onun elçiliğini yapmamış olursun ve Allah
seni, insanlardan korur; şüphe yok ki Allah,
kâfir olan kavme doğru yola gitmek hususunda
başarı vermez.”
Hz.Peygamber, bu âyet-i kerîmenin nâzil olmasından
sonra Gadîru-Humm’a indiler, oradaki ağaçların
altına gittiler ve sahâbenin ileri gidenlerinin
dönüp gelmelerini, geride kalanlarının yetişmelerini
emrettiler. Herkes toplanınca, öğle namazı
seferi olarak kılındı. Hz.Peygamber’e deve
hamutlarından üç kademe bir minber yapılmıştı.
Namazdan sonra Hz.Muhammed minbere çıktı.
Yaklaşık yüz veya yüz yirmi bin kişi toplanmıştı.
Hz.Ali’yi yanlarına çağırdılar ve gelince
Hz.Ali’yi de minbere çıkardılar; sağ yanına
aldılar.
Sonra şu hutbeyi okudular:
“Hamd Allah’a; ondan yardım dileriz; ona inanmışız,
ona dayanmışız, kötülüklerden, yaraşmayan
işlerden ona sığınmışız; yol yitirenlere ondan
başka yol gösteren yoktur. O kime yol gösterdiyse,
o kişi sapmaz, sapıtmaz. Şehâdet ederim ki;
ondan başka yoktur tapacak; Muhammed onun
Peygamber’idir ancak.
Ona hamdü senâdan, birliğine şehâdetten sonra
ey insanlar, acıyan ve her şeyi bilen Allah,
bildirdi bana, davet edildim katına; yakında
davetine icabet edeceğim, ebedî yurda gideceğim.
Bende uhdemdeki vazifeden sorumluyum, siz
de uhdenizdeki vazifeden sorumlusunuz. Bu
hususta ne dersiniz, nedir düşünceniz?”
Ashâb bağrışarak;
“Şehâdet ederiz ki tebliğ ettin, öğüt verdin,
vazifeni ifâ ettin; Allah sana ecirler versin”
dediler.
Hz.Resûl-ü Ekrem sordu:
“Allah’ın birliğine, Muhammed’in onun kulu
ve Peygamber’i olduğuna şehâdet ediyor musunuz?
Cennet, cehennem ve mutlaka kopacak olan kıyâmet
hakkındaki inancınız nedir?”
“Hepsine inanıyoruz” dediler. Hz.Resûl; “Allah’ım
şahid ol” buyurdular.
Sizin aranızda iki paha biçilmez şey bırakıyorum.
İkisi de birbirinden büyüktür. Bunlardan birisi
Allah’ın kelâmı «Kur’ân-ı Kerîm» diğeri ise
«Ehl-i Beyt’im»dir. Bu ikisi Kevser havuzunun
kıyısında bana ulaşıncaya kadar birbirinden
ayrılmaz; bunu Rabbim’den ben diledim. Bu
ikisine yapışır, sarılırsanız benden sonra
ebedî olarak sapmazsınız, yol yitirmezsiniz.”
Ondan sonra sordular:
“Ey insanlar, bilmez misiniz ki ben, inananlar
üzerinde kendilerinden ziyâde tasarruf ve
velâyet sahibiyim ve bilmez misiniz ki her
erkek mü’min ve her kadın mü’min üzerinde,
kendisinden ziyâde tasarruf ve velâyet hakkım
var?”
Ashâb hep birden; “Evet, yâ Resûlullah” diye
bağrışıp tasdik ettiler.
Hz.Resûl-ü Ekrem bunun üzerine, sağ yanlarında
duran Hz.Ali’nin elini tutup kaldırdılar ve
yüksek sesle: “Ben her kimin Mevlâsı isem
(kimin üzerinde tasarruf ve velâyetim varsa)
Ali’de, onun Mevlâsıdır. (Onun üzerinde tasarrufu
ve velâyeti vardır.)”
Ondan sonra minbere oturup, mübarek ellerini
açtılar ve şu duâyı okudular:
“Allah’ım, onu seveni (velâyetini kabul edeni)
sev; ona düşman olana düşman ol, ona yardım
edene yardım et, onu hor tutanı hor-hakir
eyle, nereye döner yönelirse Hak’kı onunla
beraber et.”
Hz.Resûl’ün bu beyânından sonra, sahâbe Hz.Ali’yi
tebrike koşuştu. İlk olarak Ömer bin Hattab;
“Ne mutlu sana ki ey Ebû Talib’in oğlu” dedi.
“Bugün benim ve kadın, erkek bütün inananların
Mevlâsı oldun” diyerek, Hz.Ali’yi tebrik etti.
Hz.Peygamber, Medine’ye hareket edince; Kur’ân-ı
Kerîm’in Maide Sûresi’nin 3. âyet-i kerîmesi
nâzil olmuştur:
“Bugün dininizi ikmâl ettim; size nimetimi
tamamladım, size din olarak İslâmiyet’i verdim
de râzı hoşnud oldum.”
Hastalığı, Yazılmayan Vasiyetnamesi ve Ebediyet Alemine Göçüşü
Hz.Muhammed
Medine’ye geldikten sonra, kendilerinin bu
ağır yükü taşıma müddetinin sona ermek üzere
olduğunu da biliyorlardı; onun için son vedâ
haccında kendilerine halef ve halîfe olan
iki değer biçilmez emaneti, ümmetine vasiyyet
etmişlerdi.
Hz.Muhammed bu sıralarda rahatsızlandı. Rahatsızlığı
müddetince Hz.Ali, Hz.Resûl-ü Ekrem’e son
derece fedakârane hizmet etmişler ve yanlarından
ayrılmamışlardı. Bu arada Hz.Peygamber’in
hastalığı ağırlaştı.
Hz.Muhammed, hastalığında bir gün yanında
bulunanlara:
“Bana bir kağıt, bir kâlem getirin. Size bir
vasiyyetnâme yazdırayım ki, benden sonra delâlete
düşüp doğru yolu kaybetmeyesiniz.”
Sahâbeden bir kısmı, Hz.Peygamber’in bir vasiyyetnâme
yazdırmasına muhalefet ettiler. Ömer bin Hattab
muhaliflerin başında bulunuyor, itirazda herkesten
daha ileri giderek:
“Hararet galebesinden ne dediğini bilmiyor,
hezeyan ediyor ve Kur’ân yanımızda, o bize
yeter” diyordu.
Hz.Peygamber elbette hasta idi; fakat hezeyan
derecesinde değildi. Bunun üzerine yanında
bulunan sahâbelerin bazısı; “Kağıt, kalem
verin” dediler. Bu arada söz uzadı, yüksek
sesle münakaşaya başladılar.
Hz.Muhammed’in huzûrunda münakaşa yapmak doğru
değildi. Hezeyan derecesinde olan bir hasta
katiyyen konuşamazdı. Bu olay üzerine Hz.Muhammed,
gürültüden rahatsız olarak muhalifleri yanından
kovdu ve vasiyyetnâme de bu yüzden yazılamadı.
Bu hadise, muteber kitaplarda da aynı şekilde
anlatılmaktadır.
Hz.Muhammed hastalığında son defa, başları
bir bezle sarılmış olarak, sağında Hz.Ali,
solunda Fazl bulunduğu halde mescide gitmişler,
minbere oturarak ashâbına şu sözleri buyurmuşlardır:
”Ey insanlar, bende haklarınız olabilir; kimin
hakkı varsa söylesin; kimin bende bir şeyi
varsa gelsin alsın; kime borcum varsa haber
versin. Ey insanlar Allah’la birinin arasında
ona verilen en hayırlı şey de ameldir, en
kötü şeyde amel; beni gerçek olarak gönderene
andolsun, insanı ancak amelle rahmet kurtarır¸
isyân helâk eder adamı, tebliğ ettim mi?”
Hz.Muhammed
vefâtlarına yakın Hz.Ali’yi çağırmışlar;
“Na’ş-ı mübareklerini yıkayıp tekfîn ve
techîzini ifâ etmesini, defneylemesini”
vasiyyet buyurmuşlardı. Sonra mübârek başları
Hz.Ali’nin göğsünde iken bu fânî âlemden,
bekâ âlemine göç etmişlerdi.
Hz.Muhammed, Medine’de Hicret’in 11. yılında
(Milâdi 632) Safer (Sefer) ayının 25. veya
28. günü, Hak’ka vuslat etmişlerdir. Hz.Peygamber,
Hak’ka kavuştuğunda 63 yaşında idi. Türbesi
Medine (Suudi Arabistan) şehrindedir.
En doğrusunu Allah bilir.