Hz. İmam Ali'nin Halifelik Dönemi
Hz.Ali, Hz.Muhammed’in ebedî âleme göçüşünden 25 yıl sonra, halîfelik makamının başına geçmiştir. Hz.Ali’nin halîfelik dönemi 5 yıldır. (Hicret’in 35-40. yılı)

Üçüncü halîfe Osman’ın katledilmesinden sonra, halîfelik makamı yedi gün boş kaldı. Bunun üzerine Hz.Ali’ye başvuruldu; herkes Hz.Ali’ye bey’at etmek istiyordu; çünkü Hz.Ali, Muhammedî ahlâkın, doğruluğun, adâletin bir mümessiliydi. Din ve adâlet; artık bir örtü, bir sığınak olmuştu. Boy gayreti, dünya serveti, yürekleri artıran gözleri ışıklandıran iki mihraktı. Dünya değişmemişti, fakat dünyadakiler değişmişti.

Hz.Ali:
“Size emir olmaya ihtiyacım yok, kimi isterseniz ona bey’at edin, ben de râzı olurum” ve “Bırakın beni, benden başka birini arayın, bulun; çünkü görüyorum ben; bu işin sonunda çok işler var; çok renklere boyanacak bu iş, öyle bir hale gelecek ki yürekler dayanamayacak, akıllar almayacak. Çevre süslendi, delil inkâr edilir oldu. Davetinize uyarsam, biliyorum neye uğrayacağım. Beni bırakırsanız, ben de içinizden biri gibi olurum; kimi emir yaparsanız onu dinlerim, ona itâat ederim; benim size vezir olmam, emir olmamdan daha hayırlıdır sizin için” diyordu.

Sahâbe, Hz.Ali’ye bey’at etmekte ısrar ediyordu. Talha ile Zübeyr de aralarındaydı, diyorlardı ki;

“İnsanlara mutlaka bir imâm lâzım; senden başkasına râzı değiliz biz; İslâm’da en öndesin; Resûlullah’a yakınlıkta senden ileri yok; bu işte senden başka kimsenin hakkı olamaz.”

Evet, hak sahibine gelmişti; Hakkı kabûl edenler vardı; nitekim sonra, Hz.Ali’nin yolunda, Hak yolunda canlarını fedâ ettiler. Fakat Hz.Ali ileriyi görüyordu; ona çekilmek üzere bilenmiş kılıçlar, ona atılmak için hazırlanmış oklar, kınlarından çekilmek, yaylarında gerilmek üzereydi. Ancak başka çare yoktu; Müslümanları da dağınık bırakamazdı.

Hz.Ali’ye bey’at edildikten sonra, Mâlik’ül-Eşter ayağa kalkmış yüksek bir sesle;

“Ey insanlar” demişti; “Bu vasîlerin vasîsi, Peygamberlere ait bilgilerin vârisi, pek büyük şeylerle sınanmış, zahmet ve meşakketlere katlanmış bir zâttır. Tanrı kitabı, îmanına şehâdet eder, Tanrı elçisi, râzılık cennetiyle onu müjdeler. Üstünlükler, onda olgunlaşmış, toplanmıştır. İlk Müslüman oluşunda ve bilgisinde, sonra gelenlerin de bir şüphesi yoktur, evvel gelenlerin de.”

Bey’at tamam olduktan sonra Hz.Ali, kalkıp Tanrı’yı övmüş ve şu hutbeyi okumuştur:

“Gerçekten ulu ve üstün Allah, doğru yolu gösteren bir kitap indirmiştir; o kitapta hayrı, şerri apaçık bildirmiştir. Hayrı yapan şerri bıraksın. Noksan sıfatlardan arı olan Allah’ın farzlarını yerine getirin de, cennete müstahak olun. Şüphe yok ki Allah, haram olan şeyleri, kötü olduğundan haram etmiş, bu sûretle bütün Müslümanlara, bir üstünlük vermiş, Müslümanların haklarını; doğru özlü, doğru sözlü olmak ve Allah’ı bir bilmekle kuvvetlendirmiştir. Bil ki Müslüman; elinden, dilinden diğer Müslümanların emin oldukları kişidir.”

 

Hz.Ali’ye Karşı ilk Fitne Başlıyor
Hz.Ali, halîfe olur olmaz Muâviye’yi Şam Vâliliğinden azletti. Sonra da diğer şehirlerin Vâlilerini değiştirdi. Hz.Ali’nin devlet hazinesini halka eşit olarak dağıttırması, bazılarına en ağır gelen bir işti.

Bunlardan birisi; “Ey mü’minler emîri”dedi. “Bu, dün benim kölemdi, bugün onu âzâd ettim; ona ne verdiysen bana da onu verdin” demişti.

Hz.Ali; “Evet” buyurdu; “Sana ne kadar verdiysem, ona da o kadar verdim.”

Talha, Zübeyr, Abdullah ve Mervan’la Kureyş’ten bazı kimseler de buna râzı olmadılar. Bunlardan birisi;“Önceki halîfenin verdiği gibi vermezsen, seni bırakır, Şam’a gider, Muâviye’ye katılırız” dedi.

Talha, Zübeyr ve Abdullah da memurlara;“Bunu siz mi yapıyorsunuz, mü’minler emîri mi?” diye sordular. Memurlar; “Biz” dediler; “Onun emri olmadan bir şey yapamayız ki” cevâbını aldılar. Bunun üzerine Hz.Ali’yi aradılar ve aralarında şu konuşma geçti.

Talha, Zübeyr, Abdullah üçü birlikte:

“Bizim, Hz.Resûlullah’a yakınlığımız var; İslâm’ı ilk kabul edenlerdeniz; savaşlarda bulunduk. Senden önceki iki halîfe böyle vermezdi, bizleri üstün tutardı; sen ise bizi herkesle bir tutuyorsun.”

Hz.Ali:
“-Benden önce mi Müslüman oldunuz?”

“-Hayır; sen ilk Müslümansın; ancak Resûlullah’ın boyundanız, ona yakınlığımız var.”

“-Benden daha mı yakınsınız?”

“-Hâşâ, Onun senden daha yakını yok. Fakat ona uyduk, müşriklerle savaştık.”

“-Benim kadar mı savaştınız?”

“-Hâşâ, senin gibi savaşan yoktur.”

“-Andolsun Allah’a, benimle işçimin arasında bile bir fark gözetmem ben” buyurdular.

Ertesi gün üçü birlikte, paylarına düşen parayı almadılar. Hz.Ali’yi kınamaya koyuldular.

Bu sırada Şam’da Vâli olarak bulunan Muâviye, üçüncü halîfenin kanlı gömleğini mihrâba astırmış onun altında oturuyor ve eşinin kesilmiş parmaklarını Şamlılara gösteriyor; gözlerinden yaş çıkmadan hıçkırıyor, işin aslını bilmeyen Şamlıları ağlatıyor, Hz.Ali’den öc almaya yeminler ettiriyordu. Böylece yeni bir “Devr-i cehâlet” başlıyordu.

 

HALİFELİK DÖNEMİNDE YAPILAN SAVAŞLAR

 

Cemel Savaşı
Hicret’in 36. yılında Cemel savaşı yapıldı. Hz.Ali, bu savaşta bizzat savaşa girmiş, saflar yarmış, erler öldürmüştü. Savaştan sonra tellâllar çıkarmış;

“Kaçanların ardına düşülmemesini, evlere girilmemesini, kimsenin silahına, elbisesine, malına dokunulmamasını, silahını bırakanın, evine kapananın amânda olduğunu” bildirmişti.

Bu savaşta onbin kişi ölmüştü. Hz.Ali savaştan sonra genel af ilân etti. Bu savaştan sonra Basra’lılar, kendisine bey’at ettiler.

 

Sıffıyn Savaşı
Cemel savaşından sonra Hz.Ali, Hicret’in 36. yılında Kûfe’ye hareket ettiler. Oraya varınca bir eve konuk oldular. Biraz dinlendikten sonra mescide varıp, orada toplanan Kûfe halkına minberde; “Allah’a hamd-ü senâ, Resûlullah’a ve soyuna salât-ü selâmdan” sonra şu hutbeyi okudular:

“Ey Kûfeliler, gerçekten de Müslümanlıkta üstünlüğünüz var; onu değiştirmediniz, bozmadınız. Sizi gerçeğe çağırdım, geldiniz; kötü işleri bırakıp iyiliğe koştunuz. Ancak hevâ ve hevesinize kapılmanızdan, elde edilmesi güç isteklere kapılmanızdan korkuyorum. Hevâ ve hevese kapılmak, insanı gerçekten saptırır, olmayacak isteklere kapılmak adama âhireti unutturur. Bilin ki dünya, gittikçe elden çıkmaktadır; âhiret geldikçe yaklaşıp çatmaktadır. Her ikisinin de evlâdı var; siz âhiret evlâdı olun.

Bugün iyi işlerde bulunmaya fırsat var; sorgu-suâl yok. Yarın ise sorgu-suâl var; iyi işlerde bulunmaya fırsat yok. Hamdolsun Allah’a ki dostuna yardım etti; düşmanını alt etti. Gerçeğe yardım edenleri yüceltti, sözünden dönenleri alçalttı.
Allah’tan çekinin; Peygamberinizin «Ehl-i Beyt’in»den olup, Allah’a itaât edenlere itaât edin. Onlar Allah’a itaât ettikçe, itaât edilmeye herkesten fazla lâyıktır. Oysa ki halkın bir kısmı, şerefimizle şeref bulduğu halde emrimize karşı durdular, cezalarını da gördüler; daha da görecekler. İçinizden bana yardımdan çekinenlerin, sözlerini tutmayın; onlarla görüşmeyin, görüşürseniz gerçeğe çağırın onları da, Allah bölüğüne uysunlar.”

Hz.Ali, Kûfe’ye yerleşince Muâviye’ye mektuplar yazdı; elçiler gönderdi, bey’at etmesini, Müslümanlar arasına nifak sokmamasını istedi, elinden geleni yaptı.

Fakat Arap İmparatorluğu sevdasına düşmüş olan, gözünü saltanat hırsı bürümüş, gönlünü Hâşimilere düşmanlık kini kaplamış bulunan Muâviye’ye hiçbir tesiri olmadı.

 

Üveys’ül-Karanî’nin Hz.Ali’ye Bey’atı ve Şehit Oluşu
İbn-i Abbâs diyor ki:
Hz.Ali, Sıffıyn savaşında;“Bana bugün, ölüm üzerine bey’at etmek üzere Kûfe tarafından şu kadar kişi gelecek” buyurdular. Onlar gelmeye, ben de saymaya başladım. Buyurdukları sayıdan bir kişi eksik çıktı. Ben düşünceye dalmıştım ki; aba giymiş, uzun boylu, güler yüzlü, elinde bir kılıç, başında keçeden bir külâh bulunan heybetli biri geldi.

Hz.Ali’ye selâm verip, “Elini uzat, bey’at edeyim” dedi. Hz.Ali; “Ne üzerine bey’at edeceksin” diye sordular. “Emrini dinlemek, sana itâat etmek, şehit oluncaya, yahut Allah seni üst edinceye kadar savaşmak üzere” dedi.

“Adın ne?” dediler; “Üveys” dedi. “Üveys’ül-Karanî sen misin?” diye sordular.

“Evet”dedi.

Hz.Ali; “Allahu Ekber” buyurdular:

“Habibim Resûlullah’tan işittim; Ümmetinden Üveys’ül-Karanî adlı birine ulaşacağımı, onun Allah’ın ve Resûl’ünün bölüğünden olduğunu, benim önümde şehit olacağını, Rabîa Mudar boylarına mensûb olanlar kadar çok kişinin, onun şefâatıyla cennete gireceğini bana bildirdiler.”

Bu sıradaydı ki, Muâviye ordusundan deveye binmiş biri, Hz.Ali’nin ordusuna yaklaşıp; “Üveys sizin aranızda mı?” diye bağırdı. “Evet” dediler. “Resûlullah’tan duydum; «Üveys’ül-Karanî, tâbilerin en hayırlısıdır» buyurmuştu” deyip geldi ve Hz.Ali’ye tâbi oldu.

Sonra Üveys’ül-Karanî bir ip istedi, verdiler; o iple sıkıca belini bağladı; meydana çıktı, savaştı, şehit olup Rabbine ulaştı…

Ondan sonra meydana çıkan Ammâr, doksan yaşını aşmış bir ihtiyardı. Ammâr, Hz.Peygamber’in vefâtından sonra, Hz.Ali’ye uyan dört kişiden biriydi. Ammâr, Bedir savaşında da bulunmuş ve sahâbedendi.

Ammâr; “Bugün, bu savaştan üstün bir ibâdet bulsaydım onunla meşgul olurdum” diyordu.

Ammâr bu arada hem düşmana hücum etmekte, hem de;

“Rabbim uludur, gerçektir, gerçeği söylemiştir. Rabbim sen benim şehit olmamı yakınlaştır; şehit olarak ölmeyi çok isterim ben, çok severim ben” demekte ve “Nerde Rabbinin râzılığını dileyen? Nerde malından oğlundan geçip, Allah râzılığını isteyen? Cennete, cennete” diye halkı savaşa teşvik ediyordu.

Savaşırken Utbe oğlu Hâşim’e rastladı; “Hadi Hâşim, anam babam fedâ olsun sana; hadi, hücum et düşmana” dedi.

Sonunda Ammâr savaş meydanında savaşırken bir fırsatını bulup onu yaraladılar, yere düştü. İbn-i Cevn, mübarek başını kesip Muâviye’ye götürdü. Amr oradaydı, o bile dayanamadı, çünkü Hz.Peygamber’den; “Ammâr’ı öldüreni cehennemle müjdelerim” hadîsini duymuştu ve “Öldürenlere cehennemle müjde olsun” dedi.

Muâviye:

“Onu biz öldürmedik ki” dedi; “Onu buraya getiren Ali öldürdü.”

Bu sözü duyan Hz.Ali;

“O halde” buyurmuştu; “Hz.Hamza’yı da Uhud savaşına götüren Hz.Muhammed, hâşâ öldürdü.”

Ammâr’ın şehâdeti gerçeği meydana çıkarmıştı; Muâviye ve kendisine uyanlar isyâncılardı. Bu yaşanılan olaylar üzerine Hz.Ali taraftarlarının mânevî kuvveti arttı, karşısındakiler de şaşkına döndüler.

 

Kur’ân-ı Kerîm’in Yaprakları Mızraklara Takılıyor
Savaş tam kazanılmak üzere idi. Bu sırada Muâviye şaşkın bir halde Amr’a:

“Ne yapacağız?” dedi.

Amr:

“Senin adamların, onun adamlarına dayanamaz; sen de ona denk değilsin. O Allah için savaşıyor sen ise bambaşka bir maksatla dövüşüyorsun. Onları Allah kitabına çağır; bu kitap aramızda hükmetsin de; Kur’ân’ları mızraklara bağlat. Ali ordusuna uzatsınlar; ey Iraklılar, Allah için dullara, yetimlere acıyın; bu aramızdaki Allah kitabı diye bağırsınlar; umarım ki ordusunda fikir ayrılığı çıkar” dedi.

Muâviye hemen emretti, denileni yaptılar. Hz.Ali’nin ordusunda bir gürültüdür koptu. “Allah’ın kitabına kılıç çekemeyiz” diyenlerin sesleri yükselmişti. Hatta ilerde savaşan Mâlik’ül-Eşter’i çağırmasında Hz.Ali’ye ısrar edenler; “Çağırmazsan seni düşmanına teslim ederiz” diyenler oldu.

Hz.Ali, Mâlik’ül-Eşter’e haber gönderdi. Mâlik’ül-Eşter gelince; onlara acı sözler söyledi. Fakat iş işten geçmişti artık; kara taassup haksızlığa, zulme eş olmuştu; iki kara kuvvet el ele vermişti.

Bu sırada Muâviye’den, Hz.Ali’ye bir mektup geldi.

Muâviye diyordu ki:

“Bu iş sürdü gitti, bunca kan döküldü, bundan sonra olacaklar, olanlardan da korkunç görünmede. Sen de kendini haklı görüyorsun, ben de kendimi haklı görüyorum. Bu işi Allah’ın hükmüne bırakalım. Sen bir hakem tayin et, ben de bir hakem tayin edeyim; bunlar Allah kitabına göre aramızda hükmetsinler.”

Hz.Ali, bu mektuba verdiği cevapta:

“Ben, senin ne olduğunu bilirim, maksadın Allah kitabına uymak değildir; fakat sana değil, Allah'ın kitabına onun hükmüne uyuyorum” diyordu.

Bu sıralarda sonradan Hâricî olan Kays oğlu Eş’as, Muâviye’nin yanına gitti, onunla görüştü; maksadını anladı. Eş’as ve sonradan Hz.Ali aleyhine dönenler; “Ebû Mûsâ’l-Eş’ari’yi hakem yaptık” dediler. Hz.Ali ise, Abbâsoğlu Abdullah’ın hakemliğini istiyordu; bunu kabul etmediler. Bunun üzerine Hz.Ali; “Eşter’i gönderelim” buyurdu. Eş’as, “Zaten bizi o ateşe attı” dedi ve Hz.Ali ne dediyse kabul etmediler.

Bunun üzerine Hz.Ali;

“Benim, beni dinlemeyenlere hükmüm yok” buyurdu.

Bütün bu olaylardan da anlaşılacağı gibi, Hz.Ali’nin yanında savaşta bulunan topluluktaki insanlar, dört bölüktü.

Birinci bölük: Can gözleri açık, ihlâsları tam, inançları sarsılmaz, sözleri özleriyle bir, onun derecesini ve hakkını adam akıllı bilen ve onun için can vermeyi canlarına minnet sayan kişilerdi. Fakat bunlar azdı. Eşter bunların başındaydı.

İkinci bölük:
Yürekten ona bağlı olan, fakat hileye kanan, yaşayışa bağlanan, ölümden korkan bölüktü.

Üçüncü bölük: Yüreklerinde ona karşı ihlâs ve sevgi taşımayan, yalnız kalabalığa katılan, hileye kapılan kısımdı. Hâfızlar bu kısımdandı. Onlar Kur’ân okuyorlar, fakat hükmünü tutmuyorlar, bilmiyorlardı. İbâdet ediyorlardı, fakat yürekleri kararmıştı, maksatları gösterişti. Bu bölükteki insanlar, yalnız Hz.Ali’nin zamanında değil, her zamanda Müslümanlığa ve insanlığa en büyük kötülükleri yapan tayfa olmuşlardır.

Dördüncü bölük:
Eş’as ve onun gibi olanlar, yani münâfıklardı. Bunlar Hz.Ali’ye zorla uymuşlardı. İçlerinde ise Hz.Ali’ye karşı büyük bir kinleri vardı.
Sıffıyn savaşı yedi-sekiz gün, gece-gündüz sürmüştü. Bu savaşa katılan Hz.Ali’nin ordusu doksan bin, Muâviye’nin ordusu ise seksenbeş bin kişiydi. Savaş sonucunda Hz.Ali’nin ordusundan yirmibeş bin er şehit olmuştu. Muâviye’nin ordusundan ise kırkbeş bin kişi öldürülmüştü. Bu savaşta Hz.Ali’nin bayrağı kırmızı, Muâviye’nin bayrağı siyah renkteydi.

 

Hakemler Olayı
Hakemler Hicret’in 37. yılı Şaban ayında, Dûmet’ül-Cündül’de bir araya geldiler. Hz.Ali tarafının hakemi olan Ebû Mûsâ, oraya dörtyüz kişiyle gelmişti. Muâviye tarafının hakemi olan Amr’da dörtyüz kişiyle gelmişti. Ve görüşmeye başladılar.

Ebû Mûsâ, Amr’a:

“Bu ümmetin arasını bulmak istiyorsak” dedi. “Ömer’in oğlu Abdullah’ı halîfe yapalım; o hiçbir fitneye karışmadı.”

Amr:

“Sende biliyorsun” dedi. “Osman zulümle öldürüldü; onun velisi olan Muâviye kanını istemekte; bu bakımdan hilâfete en lâyık olan o.”

Ebû Mûsâ, Abdullah’ın halîfe olmasında ısrar etti.

Amr:

“Öyleyse benim oğlum Abdullah’ı halîfe yapalım” dedi.

Ebû Mûsâ:

“Oğlun gerçekten de dürüst bir adam; fakat sen tuttun onu, fitnenin ta içine attın. Bu işin çıkar yolu Ali’yi de, Muâviye’yi de halîfelikten azledelim. Müslümanlar danışsınlar, görüşsünler, kimi isterlerse tayin etsinler” dedi.

Amr:

“Tamam” dedi. “Re’y dediğin de budur işte.”

Mescide gittiler. Amr:

“Sen Müslümanlıkta benden üstünsün; önce sen minbere çık” dedi.

Ebû Mûsâ, minbere çıktı. Halka:

“Biz” dedi. “Bu işe çıkar yol olarak Ali’yi de, Muâviye’yi de halîfelikten azletmeyi uygun bulduk. Ben Ali’yi de, Muâviye’yi de azlettim. Siz kimi isterseniz halîfe yapın.”

Ebû Mûsâ minberden inince, Amr çıktı ve halka dedi ki:

“Ebû Mûsâ’nın sözlerini duydunuz; O, kendisini hakem tayin eden Ali’yi halîfelikten azletti, ben de Ali’yi azlettim. Beni hakemliğe tayin eden Muâviye, Osman’ın velisidir; onun kanını istemektedir. Halk içinde onun yerine geçmeye en lâyık olan kişi Muâviye’dir. Muâviye’yi halîfeliğe tayin ettim.”

Ebû Mûsâ, bu sözleri duyunca:

“Ne yaptın sen” dedi. “Allah sana başarı vermesin, beni aldattın; sen bir köpek gibisin.”

Amr, bu sözlere şöyle karşılık verdi:

“Sen de kitaplar yüklenmiş bir eşek gibisin.”

Bu olay karşısında halk birbirine karıştı; Ebû Mûsâ’ya lânet edenler oldu.

İbn-i Abbas:

“Ona değil” dedi. “Onun hakem olmasında ısrar edenlere lânet etmek gerek.”

 

Hâricîler Olayı
“Hüküm ancak Allah’ın” diyorlardı.

Hz.Ali, bu sözü duyunca;

“Doğru söz, ama o sözle bâtıl murâd edilmede” buyurmuştu.

Hâricîler, Kûfe civarında toplanmışlardı. Hz.Ali, Hâricîlere nasihat etmesi için önce Abbasoğlu Abdullah’ı göndermişler ve sonra da kendisi de giderek onlara öğütler vermişlerdi. Bunun üzerine bir kısmı hatasını anladı ve Hz.Ali’ye katıldı. Bir kısmı ise; “Hakemi kabul etmekte biz yanlış hareket ettik; suç işledik, tövbe ettik; sen de tövbe edersen ne âlâ; etmezsen seninle savaşırız” diyordu. Diğer bir kısmı ise “Müslümanlara da insanlara da ancak Allah hükmeder” diyor, başka bir emirin bulunmasını istemiyordu.

Hâricîler, Kûfe’ye yakın Nehrevan’da toplanmışlardı. Oradan bir Müslüman geçerse öldürüyorlar, bir Mûsevî yahut Hıristiyan geçerse dokunmuyorlardı. Çünkü onlarca; “Müslüman olmayanlar, vergi vermekle amân altına girmişlerdi; Müslümanlar ise Müslümanlıktan çıkmışlardı.”

Hâricîler, kendilerinden başkalarını Müslüman saymıyorlardı. Ebû Bekir’le Ömer’i seviyorlar, Osman’ı son olaylara, Hz.Ali’yi de hakemi kabûlüne kadar tanıyorlardı. Oysa ki Sıffıyn’de; Hz.Ali’yi hakem tayinine, Muâviye’nin isteğini kabule, zorlayanlar bunlardı.

Bütün bu olaylar olurken Muâviye, Osman’ın kanını bahane ederek, Hz.Ali aleyhine her türlü fitne ateşini alevlendiriyordu. Dahlâk adlı biri Kûfe civarına kadar geldi; Muâviye’nin emriyle oraları yağma etti, yolda hacıların neleri varsa zaptetti, bazılarını öldürdü.

Bu olaylar üzerine Hz.Ali, tekrar Muâviye’nin üstüne gitmeden Hâricîleri tenkil etmek lüzumunu duydu. Onlara adam gönderdi, öğütler verdi ve gönderdiği adamlarından biri Nehrevan’da bir yere Hz.Ali’nin vermiş olduğu bayrağı dikti. “Bu amân bayrağıdır; altına gelen, Medine’ye giden, Küfe’ye dönen amândadır” diye bağırttı. Bayrak, Hâricîlerin mânevî kuvvetlerinin kırılmasına sebep oldu. Dağılan dağıldı; dört bin kişiydiler, iki bin sekiz yüz kişiye indiler. Ve sonunda; “Gericiliğin, bilgisizliğin mücessem örnekleri olan bu Hâricîler grubu”, Hz.Ali’nin kılıçları altında kaldılar. Yapılan bu savaşta Hz.Ali tarafından da 9 kişi şehit olmuştu. Savaş ikindiden gün batıncaya kadar sürmüştü. Hz.Ali, Hâricîler’den dört yüz yaralıyı Kûfe’ye gönderip, bunlara yaraları iyileşinceye kadar bakmalarını, sonra bırakmalarını emretti.

Bu sırada Muâviye’nin emriyle gönderdiği adamlar, zulümlerini her tarafta gösteriyorlar ve geçtikleri köyleri, kasabaları yakıp yıkıyorlar, mallarını yağma ediyorlar, nerede Ali taraftarı bulursa öldürüyorlardı. Bunlardan birisi de Muâviye’nin emriyle gönderdiği Büsra bin Ertat tarafından, Yemen’e yapılmıştır. Bu adam gönlünde acımak duygusunu taşımayan birisiydi. Bu kişi Yemen’de, Medine’de, Mekke’de çok ev yıkıp yakıp, nerede Ali taraftarı bulursa, Muâviye’nin emriyle öldürmüştü.

“Ehl-i Beyt” ve Hz.Ali düşmanı olan Muâviye; Hicaz’da, Yemen’de tam otuz bin kişiyi “Ali dostu”, “Muhammed-i Âl-i’nin, «Ehl-i Beyt’i»nin dostu” diye öldürtmüştü.

Hz.Ali ile “Ehl-i Beyt’e”, bu kadar düşman olan Mûaviye hakkında kısaca bilgi vermek gerekirse:

“Muâviye’nin yaptıkları olayları tarih kitaplarından okuyup görüyoruz ki, sonradan halîfeliğini ilan eden Şam Vâlisi Muâviye; akıllı, zeki, ama hilekâr, düzenbaz ve kurnaz bir adamdı.

Muâviye, düşmanlarını elde etmek için her türlü araca baş vuruyor ve tatlı dili, para siyâseti, memuriyet vaadi ile düşmanlarını elde etmeyi başaramayınca; onları öldürtmekten, hatta zehirletmekten hiç kaçınmaz biriydi. Diri diri toprağa gömdürmekten hiç çekinmezdi. Onun devrinde ve ondan sonra özellikle 80 yılı aşkın zaman içinde, Emevi halîfelerinin saltanatlarında hep böyle olmuştur.

Yalnız özel meclislerde değil; camilerde, mescidlerde bile özellikle Cuma namazlarından önce hutbelerde, cemâati müslimin karşısında; başta Hz.Ali olmak üzere Hz.Peygamber’in bütün sülâlesi aleyhinde küfürler ediyor ve ettiriyordu. İtiraz edenleri kılıçtan geçiriyordu. Hz.Ali’yi sevenlerin büyük bir kısmı camilerden bu yüzden uzaklaşmak zorunda kaldılar.”

Halbuki Hz.Peygamber efendimiz:

“Her kim Ali’ye küfrederse bana küfretmiş olur, bana küfreden Allah’a küfretmiş olur” buyurmuşlar, “Bu işi yapanın şirk ehli olacağını” bildirmişlerdi.
Muâviye’nin yaptıkları; küfür, zındıklık, dinsizlikten başka bir şey değildi. Ne yazık ki bazı kişiler Muâviye’ye; “Müctehid süsü vermişler ve cinayetlerine ictihâd etti” demişlerdir. Hiç şüphe yok ki bunları yazanlar tarafsız değillerdi. Bugün aklı başında, okumuş ve tarihi anlamış bir Türk, bir Müslüman hiç şüphesiz ki, onun “Ehl-i Beyt’e” yaptıkları zûlümlerinden dolayı lânet eder.

Çünkü Allah, zalime lânet hakkında Kur’ân-ı Kerîm’deki bazı âyetler de şöyle buyuruyor:

Allah’a kendiliğinden yalan uydurandan daha zalim kim olabilir? Bunlar Rablerinin huzûruna getirilirler, şahitler «Rableri namına yalan söyleyenler işte bunlardır» derler. Haberiniz olsun ki Allah’ın lâneti zalimlerin üzerindedir.” (Hûd 18. âyet)

İnandıktan, Peygamber’in gerçek olduğuna şehâdet ettikten, kendilerine de açık hüccet geldikten sonra kâfir olanları Allah nasıl hidâyete erdirir? Allah zalim ve kâfirleri hidâyete erdirmez.” (Âli İmrân 86.âyet)

İşte onların cezaları, Allah’ın, meleklerin, bütün insanların lânetleri üzerlerine olmaktır.” (Âli İmrân 87.âyet)

Ne yazık ki, rakibini ezmek için; yazılı fikirlerini, yalan düşüncelerini öne sürerek milleti aldatanlar her zaman olmuştur.