| |
Hz.İMÂM HÜSEYİN'İN HAYATI,
KERBELÂ OLAYI, ŞEHÂDETİ İLE VECÎZELERİNDEN BİR KISMI
|
Ömer İbn-i Sa’d, Hz.İmâm Hüseyin’den
aldığı bu cevabı hemen Ubeydullah’a bildirdi.
Ubeydullah, Sa’d oğlu Ömer’e gönderdiği cevapta;
“Hüseyin’den ve yanındakilerden Fırat suyunun
kesilmesini ve Yezîd’in bey’atını kabul etmezse,
savaşmanızı emrediyorum” diyordu.
Ubeydullah ayrıca Şimir adında melâneti eşsiz,
Yezîd’in dostu bir komutanı da dörtbin atlıyla
Kerbelâ’ya göndermiş ve gönderilen asker sayısı
yirmi iki bin kişiye bir diğer habere göre ise
otuz bin kişiye ulaşmıştı.
Hz.İmam Cafer’üs Sâdık’tan şöyle rivâyet edilmiştir:
“İmâm Hüseyin, kardeşi İmâm Hasan’ın zehirlendiği
gün ağlıyordu. İmâm Hasan; «Yâ Hüseyin» buyurmuştu;
«Ne ağlıyorsun? Beni zehirlediler; fakat Yâ
Hüseyin, senin gününe benzer gün yoktur. Ceddimiz
Muhammed’in ümmeti olduklarını iddia edenlerden,
İslâm olduklarını sananlardan otuz bin kişi,
senin kanını dökmek, evlâdını öldürmek, ayâlini
esir etmek, malını yağmalamak için toplanırlar;
bu yüzden de Ümeyye oğulları lânete lâyık olurlar.
Gökten kül ve kan yağar; herşey, hatta çöldeki
vahşi hayvanlarla, denizlerdeki balıklar bile
sana ağlarlar.»”
Ubeydullah’tan gelen emir üzerine, Ömer İbn-i
Sa’d’ın askerleri Fırat suyunu, Hz.İmâm’ın,
ehlinden-ayâlinden ve ona uyanlardan kestiler.
Bu olay Muharrem ayının 7. gününde oluyordu.
Hemen o gün Hz.İmâm’ın askerinde susuzluk başladı.
Susuzluktan çocuklar ağlamaya başladılar. Geceleyin
Hz.İmâm Hüseyin’in kardeşi Ali oğlu Abbas, yanına
yirmi er alarak Fırat nehrine vardı. Muhafızları
püskürttü ve yeteri kadar su getirerek ordugâha
yetiştirdi.
Bu arada Hz.İmâm Hüseyin, Sa’d oğlu Ömer’e haber
göndererek ona son defa nasîhatlar etti, fakat
o zâlime bu nasîhatlar bir fayda etmiyordu.
Muharrem ayının 8. günü idi. Hz.İmâm’ın askerlerinde,
çocuklarında tekrar susuzluk baş gösterdi. Hz.İmâm’a
başvurdular.
Hz.İmâm bir yer işaret etti; “Burayı kazın”
buyurdular. Orayı kazdılar; bir kaynak fışkırdı;
“İçin” buyurdu; “Hayvanlarınıza da içirin; bu
dünyadan son içeceğiniz su” dediler. Sonra o
kaynak su yok oldu.
Yezîd’in ordusu bu arada savaşa hazırlandı.
Davullar çalmaya, boynuzdan yapılmış borular
öttürülmeye başlandı; nâralar atılmadaydı. Hz.Abbas,
Hz.İmâm Hüseyin’in emriyle Yezîd ordusunun karşına
çıkıp durumu anladı. Savaş başlayacaktı; yine
Hz.İmâm’ın emriyle savaşın o gece için ertelenmesini
istedi.
Hz.İmâm Hüseyin:
“Bu gece son gecemiz ve Cuma gecesidir. Ömrümüzün
son günleridir. İbâdetle, tâatle, Kur’ân okumakla,
bağışlanma dilemekle geçirelim bu gecemizi.
Sabah olunca her ne yapmak lâzım gelirse yaparız”
dedi.
Sa’d oğlu Ömer;
“Olmaz” demişti. Ordudan sesler yükselip itirazlar
başlayınca mühlet vermek zorunda kaldı. Bu sırada
düşman askerlerinden Hz.İmâm Hüseyin’e, yakışıksız
söz ve hakaretlerde bulunanlar oluyordu.
Hz.İmâm Hüseyin, bu hakaretleri yapanlar için
yüzünü gökyüzüne çevirdi;
“Yâ İlâh’i, bu melûnlara hak ettikleri cezaları
ver” diye duâda bulundu.
Gerçekten de mazlûmun duâsı kabul edilir hükmü
gereğince, Hz.İmâm’a o hareketleri yapanlar,
âhiret azâbından evvel bu dünyada hak ettikleri
cezalarını hemen buldular ve ebedî cehennemi
boyladılar.
Yezîd’in askerleri gözlerinin önünde olan bu
kerametleri de görmekteydiler. Ama hiçbir faydası
olmuyordu. Gönüllerinin îman aynalarında, bu
kerametlerle hiçbir pas silinmiyordu. Öyledir,
çünkü zâlimlere hiçbir keramet tesir etmez.
Allah, Kur’ân-ı Kerîm’deki âyetlerde; zâlimler
hakkında şöyle buyurmaktadır:
“(86) İnandıktan, Peygamberin gerçek olduğuna
şehâdet ettikten, kendilerine de açık hüccet
geldikten sonra kâfir olanları Allah nasıl hidâyete
erdirir? Allah zâlim ve kâfirleri hidâyete erdirmez.
(87) İşte onların cezaları, Allah’ın, meleklerin,
bütün insanların lânetleri üzerlerine olmaktır.”
(Âli İmrân 86-87. âyetler)
“Allah’a kendiliğinden yalan uydurandan daha
zâlim kim olabilir? Bunlar Rab’lerinin huzûruna
getirilirler, şahitler; «Rableri namına yalan
söyleyenler işte bunlardır» derler, haberiniz
olsun ki; Allah’ın lâneti zâlimlerin üzerindedir.»(Hud
18. âyet)
“Allah’ın rahmetinden kâfir olan topluluktan
başka kimsecikler ümit kesmez.”(Yusuf 87. âyet)
“Sakın sen Allah’ı zâlim olan müşriklerin yaptıkları
şeylerden gafil sanma, Allah onları yalnız seğirderek
(seslerini keserek) başlarını yukarı kaldırarak
gözleri kırpmayacak bir halde gözlerinin durduğu
güne tehir eder. Onların kalpleri boştur.” (İbrahim
42. âyet)
“Allah, insanları zulümleri yüzünden helâk etseydi
yeryüzünde yürür bir tek mahlûk kalmazdı, fakat
onlara azâb etmeyi mukadder bir zamâna tehir
etti; vakitleri gelince de ne bir an geri kalırlar,
ne bir an önce gelip-çatar o mukadderat vakit.”
(Nahl 61. âyet)
“(6) Şurası muhakkak ki; kâfir olanları, Tanrı
azâbıyla korkutsan da, korkutmasan da onlar
için birdir; onlar inanmazlar. (7) Allah onların
kalplerini, kulaklarını mühürlemiş, gözlerinin
üstüne bir de perde çekmiştir. Onlar için büyük
bir azâb vardır.” (Bakara 6-7. âyetler)
Bu olaylardan sonra, Kerbelâ Şahı, Hz.İmâm Hüseyin
bütün kardeşlerini, yakınlarını, çoluk çocuğunu
bir araya topladı; Allah’a hamd-ü senâ, Resûl’ü
ile ve soyuna salat-ü selâmdan sonra onlara
buyurdu ki;
“Ben, sizden daha hayırlı dostlar, arkadaşlar,
sizden daha iyi yardımcılar olduğunu bilmiyorum;
Allah hepinize ecir versin. Ceddim, Kerbelâ’da
şehit edileceğimi haber vermişti bana; o zaman
da gelip çattı işte. Sizin hepinize izin veriyorum,
hakkımı helâl ettim size. Gece gelip çatınca
karanlığı fırsat bilin; herkes «Ehl-i Beyt’im»
den birinin elinden tutsun, gitsin; dağılın
yeryüzüne; çünkü bu topluluk, ancak beni ister;
beni ele geçirdiler mi başkasını aramazlar artık.”
Hz.İmâm’ın bu sözleri üzerine, ona tâbi olanlar
hep birlikte;
“Senden sonra yaşamayı istemeyiz biz” dediler;
“Allah o günü göstermesin bize.”
Hz.İmâm, Müslim Akiyl’in oğullarına;
“Müslim şehit oldu, bu acı yeter; size izin
verdim, gidin” dedi.
Müslim Akiyl’in oğulları:
“Bize halk ne der” dediler; “Ulumuzu amcamızın
oğullarını oklara, mızraklara karşı yalnız bıraktık
mı diyelim? Vallâhi böyle bir şey yapmayız,
yapamayız biz. Canlarımızı, mallarımızı senin
ve «Ehl-i Beyt’i»nin uğruna fedâ ederiz; senden
sonra yaşayışa yuf olsun” dediler.
Avesce oğlu Müslim;
“Seni bırakayım da Allah’a ne özür getireyim”
dedi; “Onların göğüslerine mızrağımı vuracağım;
kılıcım elimde oldukça onlarla savaşacağım;
silâhım kalmazsa ölünceye kadar taşla harbedeceğim
vallâhi!”
Hz.İmâm Hüseyin’e uyanlar hep buna benzer sözler
söylediler. Hz.İmâm’da onlara hayır duâda bulundu
ve o geceyi ibâdetle geçirmelerini buyurdu.
Kerbelâ’da Muharrem ayının 10. gecesiydi.
Hz.İmâm Hüseyin’e tâbi olanların çoğu o gece
çadırlarında, kimi Kur’ân okuyordu; kimi namaz
kılıyordu, duâ ediyordu; kimi kılıcını bilemedeydi,
kimi yayını denemedeydi. Kadınların gözleri
yaşlıydı; çocuklar titriyorlardı, susuzluk ciğerlerini
yakmaktaydı.
Kadınlar feryâd edip ağlamaya başladıklarında
Hz.İmâm onları susturduktan sonra kardeşi Zeyneb’e;
“Sen” dedi; “Kadınların ulususun üzerinde olan
hakkım için beni kana bulanmış; şehit olmuş
görünce başını açma; yüzünü yırtma; elbiseni
parçalama; sesini yükseltme; feryâdınla düşmanları
sevindirme” buyurmuştur.
Hz.İmâm Hüseyin ve ona uyanlar, teyemmümle kıldıkları
sabah namazını yeni bitirmişlerdi ve duâya başlamışlardı
ki; düşman ordusu dalgalandı.
Söylenmiştir ki; her iki taraftan da cenk safları
sıralanınca, Hak ile bâtıl ve küfür ile îman
yerli yerini bulunca Kerbelâ Şahı, Hz.İmâm Hüseyin
düşman askerinin karşısına çıkıp onlara dedi
ki;
“Ey merhametsiz kavm! Başımdaki sarık ve belimdeki
kılıç, arkamdaki zırh, altımdaki at Hz.Resûlullah’ındır.
Ben Resûl sancağının vârisiyim. Zehra Betül’ün
göz nûruyum. Hiçbir zaman yalan ve boş yere
söz söyleyip ayak diremedim. Allah’a ve Resûl’üne
aykırı yol tutmadım. Bana mektuplar ve elçiler
gönderdiniz. Üzerime hüccetler yolladınız. Beni
bu diyâra getiren sizlersiniz. Bu fitneyi türlü
sebeplerle kışkırtıp bu raddeye siz getirdiniz.
Bu ne sahtekârlıktır! Ama hilenin yapısı sağlam
değildir. Hilenin eseri yaşamaz.”
En sonunda Ömer İbn-i Sa’d, Hz.İmâm’ın karşısına
gelip;
“Ey Hüseyin” dedi; “Yezîd’e bey’at etmedikçe,
bu sözlerin bir faydası yok.” Sa’d oğlu bu sözleri
söyledikten sonra, yayını gerip bir ok attı
ve “Ey Kûfe halkı! Bilin ve şahit olun ki, Hüseyin
ile savaşa başlayan ben oldum” dedi.
Hz.İmâm Hüseyin bunun üzerine;
“Ey kavm! Allah’ın gazâbı Yahudilere; «Üzeyir,
Allah’ın oğludur» dedikleri zaman şiddet buldu.
Nasara kavmine Allah’ın kahrı; «Mesih, Allah’ın
oğludur!» dedikleri gün indi. Siz de Âl-i Resûl’e
kastettiğiniz için Allah’ın sillesi size erişmektedir”
dedi.
Daha sonra Hz.İmâm Hüseyin, çadırlara döndü
ve;
“Ey vefâlı dostlar!” dedi; “Ey canlarını fedâ
edenler! Kavgaya hazır olun ve savaş araçlarını
hazırlayın ki; bu dem kan dökülecek demdir.”
Bu olay Hicret’in 61.yılında, Muharrem ayının
10. Cuma günü sabahında geçiyordu.
Düşman askeri, doğru bir rivâyete göre yirmi
iki bin kişiydi. Hz.İmâm Hüseyin’in askeri ise
yetmiş neferdi. Otuz kişi atlı, kalanı yaya
idi.
Savaş başlamıştı artık. Askerlerin safları düzenlenince
Riyahi oğlu Hur, Sa’d oğlu Ömer’in huzuruna
geldi;
“Ey Sa’d oğlu!” dedi; “Gerçekten Hüseyin ile
savaşın mutlaka yapılacağına karar verilmiş
midir?”
Sa’d oğlu;
“Elbette karar verilmiştir” dedi.
Hur:
“Sen Resûlullah’a kıyâmet gününde ne cevap vereceksin?”
Bu söz üzerine Sa’d oğlu Ömer cevap vermedi.
Hur, kendi askerinin arasına döndü heyecandan
titriyordu. Sonra kendinde olmadan bir nâra
savurdu;
“Allah’a minnetler olsun ki, gayb âleminden
hidâyet nûrunun ışığını gördüm. O beni eğri
yoldan doğru yola çevirdi!” dedi ve atını mahmuzladı,
kendi askeri arasından çıktı.
Hz.İmâm Hüseyin’in ordugâhına geldi ve Hz.İmâm’ın
huzûruna çıktı;
“Acaba mü’minlerîn emiri özrümü kabul ediyor
mu?” diye sordu.
Hz.İmâm şu âyeti okudu;
“Allah kullarının tövbelerini kabul eder.” (Tövbe
104. âyet) diye cevap verdi. Sonra da;“Ey Hur”
dedi; “Lûtuf ve ihsân dergâhının kapıları özür
dileyenlere dâimâ açıktır. Günahını itiraf eden
kimse her zaman sevâbı kazanır ve dâimâ beğenilir.”
Hur, Hz.İmâm Hüseyin’den bu sözleri duyduktan
sonra izin isteyip savaşa başladı.
Yanında kardeşi, oğlu ve kölesi de vardı. Hur,
savaşa başladıktan sonra Yezîd ordusundan birçok
nâmerdi öldürdü ve sonunda kendisi de yaralandı,
yere düştü; “Yetiş yâ İmâm” diye bağırdı.
Hz.İmâm, hemen yetişip Hur’u o zâlimlerin elinden
aldı, çadırların yanına getirdi. Hur o anda
gözlerini açtı;
“Ey zamanın imâmı! Benden râzı oldun mu?” dedi.
Hz.İmâm:
“Evet senden râzı oldum, sen annenin sana Hur
adını verdiği gibi hürsün” dedi.
Vefâlı Hur bu müjde ile, Hz.İmâm’ın yüzüne baktı
ve gülerek Hak’ka canını teslim etti.
Hur’dan sonra kardeşi, oğlu ve kölesi de savaşmak
için atılıp Yezîd’in askerleriyle savaştılar
ve sonunda üçü de şehit oldular. Savaş olanca
şiddetiyle başlamıştı artık.
Hz.İmâm Hüseyin’e tâbi olan Hüseyniler;
Şehâdet aşkıyla; îman aşkıyla, İslâmiyet ve
din için savaşıyorlardı.
Karşılarındaki Yezîd ordusu ise;
Hz.İmâm Hüseyin’i şehit etmek, İslâmiyet’i ve
dîni ortadan kaldırmak için savaşıyordu. Bu
ordu tam bir zâlimler topluluğu idi.
Hüseyniler’den her biri Yezîdîler’den bir kaçını
öldürmeden şehit olmuyordu. Biri şehit olurken,
diğerine; “Hüseyin’i bırakmamasını” vasiyyet
ediyordu.
Savaş bütün hızıyla sürüyordu. Sıra Hz.İmâm
Hasan’ın evlâtlarına gelmişti. Hz.Hasan Mücteba
oğlu Abdullah, Hz.İmâm’dan izin alıp meydana
atıldı, savaştı; bir çok Yezîd askerini öldürdü
ve sonunda o da şehit olup Rab’bine kavuştu.
Abdullah’ın şehâdetinden sonra Hz.Hasan Mücteba
oğlu Kasım amcasından izin alıp meydana çıktı.
Kasım, kardeşi Abdullah’ın o halini görünce
gök kubbe gözlerine zindan kesildi ve Kerbelâ
şahının yanına giderek ayağına yüz sürdü:
“Ey sevgili amca!” dedi. “Ey yüksek mertebeli
hüdavend, ey başbuğ. Bu fitne, fücur sahiplerinden
intikam almak için bana izin ver! Süngümün dili
ve dilin süngüsü ile bu doğru yoldan şaşmışların
cevabını vereyim, meydana çıkayım.”
Bu anda Hz.İmâm Hüseyin, onun meydana yüz tutan
yolunu kesti:
“Ey seyyitlik divanının güneşi!” dedi. “Sevgili
ağabeyimin adı seninle canlanır. Hiç kimse senin
yerini tutamaz.”
Rivayet edilir ki;
Şehzade Kasım ortaya çıkmak için hiçbir surette
izin alamadığından çok üzüntü içindeydi. O anda
Hz.İmâm Hasan’ın ölümlü dünyadan ayrılırken
bir muska yazıp mübarek bazusuna bağladığı ve
kendisine vasiyyet ettiği hatırına geldi.
O vasiyyet şöyleydi:
“Kasım! Üzüldüğün, zorluğa düştüğün zaman bu
muskayı açıp oku, onun buyruğu ile hareket et!”
Kasım’ın iç sıkıntısı kendisini o muskayı okumaya
zorladı. Tenha bir yerde açtı, okudu, şu vasiyyeti
gördü:
“Ey Kasım! Sana vasiyyetim şudur. Hz.Hüseyin
Kerbelâ çölünde belâya uğrayınca sakın onun
yolunda canını vermekten çekinme. Ve hiçbir
bahane ile bu yolu bırakmaya kalkma. Canını
ver, saadet bul. Ömrün lezzeti seni Hak’tan
ayırmasın. Kendini şehitlik yolunda ikbale ereceklerden
bil.”
Şehzade Kasım o vasiyyetnameyi Hz.İmâm Hüseyin’e
gösterdi. Meydana çıkmak için izin istedi.
Hz.İmâm:
“Ey göz nuru ve ey seyyidlerin seçkini!” dedi.
“O Hazretin bana da bir vasiyyeti oldu. Ama
onu yerine getirmeye zaman el vermedi ve sonunu
görmeye yardım etmedi.”
Sonra Kasım’ın elini tuttu. Hareme çekip götürdü.
Hz.Ali Oğlu Avn ile Abbas’ı huzuruna çağırdı.
Kadınlara’da;
“Kasım’ın nişanlısı olan kızı getirin” diye
buyurdu. Gelini süsleyip getirdiler. Hz.İmâm
o iyi gelinin elini Kasım’ın eline verdi.
“Ey gönüle rahatlık veren oğul! Hz.Hasan’ın
vasiyyeti üzerine bu emaneti sana teslim ettim”
dedi.
Kasım, bu anda düşman askerlerinden;
“Döğüşecek yok mu?” diye bir ses işitti. Kendisinde
olmadan çadırdan ayrıldı.
Hz.İmâm Hüseyin, Kasım’ın şehitlik mertebesine
kavuşmak üzere ortaya yürüdüğünü görünce, kendi
kılıcını Kasım’ın beline bağladı ve meydana
gönderdi.
Kasım düşman askerinin üzerine yürüdü. Karşısına
gelen haramzâdeleri öldürdü. Asker denizinin
ortasına kendini attı. Merkezde duran Sa’d oğlu
Ömer’e karşı durdu.
Yüksek sesle bir nârâ savurdu.
“Ey zaman okunun cefacısı!” dedi. “Bunca müminleri
şehit ettin. Bu işten pişmanlık getirmeye vakit
olmadı mı?”
Sa’d oğlu Ömer de ona şu cevabı verdi:
“Ey asil oğul, senin de bu isyanı bırakıp Yezîd’in
biatını kabul etmeye vaktin gelmedi mi?”
Kasım:
“Ey haydut!” dedi. “Fırat ırmağının suyu bütün
yaratıklara mübah iken o suyu Resûl evlâdından
esirgemek asıl isyandır. Acaba Kıyamet sahrasının
susuzluğu hatırınıza gelmez mi? Ve verilen vaatler,
söylenen onca sözler, taş kalbinizin köşesinde
bir iz bırakmaz mı?”
Şehzade Kasım’ın bu sözleri de karşısındaki
düşman askerine tesir etmedi. Bundan sonra Kasım
savaş meydanında birçok Yezîd askerini öldürdü,
sonunda yaralandı, yere düştü;
“Ey amca, beni bul!” diye bağırdı.
Hz.İmâm Hüseyin hemen yetişti, Kasım’ı o zalimlerin
arasından aldı, çadıra getirdi. “Ehl-i Beyt”
hatunları başına toplaşıp ağlaştılar. Bu anda
Kasım’da şehit olup Rab’bine kavuştu.
Ondan sonra savaş meydanına Hz.Ali Murtazâ evlâtları
girdiler. Onlar da birer birer savaşıp, birçok
Yezîd askerini öldürdükten sonra hepsi şehit
oldular.
Hz.Ali Murtazâ evlâtlarından şehit olmak sırası
Abbas’a gelmişti. O, askerin sancaktarı, muzaffer
askerin başbuğu idi.
Hz.Abbas, ordusunun sancağını toprağa sapladı.
Hz.İmâm’dan şu niyâzda bulundu:
“Ey sabır ve tahammül gemisinin demiri! Benim
de yüce âlemin bayrak yükselteni olmamım vakti
yaklaştı. Âhiret âlemine gitmem gerek.”
Hz.İmâm Hüseyin ağlayarak;
“Ey Abbas!” dedi; “Sen İslâm ordusunun sancaktarı
idin. Bu anda asker, fânîlik çölünden beka ülkesine
göç etti. Sana da o diyâra bayrak çekmek münasip
düştü. Ama sana nasîhatım şudur;«Meydana girince
bu zâlimlere hücceti yenileme yolunda nasîhat
ver»”
Hz.Abbas bu sözleri kabul etti, savaş meydanına
yürüdü. Adını, kimliğini belirttikten sonra
yüksek sesle:
“Ey Kavm!” dedi. “Ey mürüvvetsiz millet! Eğer
nasîhat kabul etmiyorsanız, ben İmâm-ı Ali’nin
oğlu Hüseyin’den haber getirici bir elçiyim.
Eğer aykırı yol tutarsanız, bende sizinle vuruşurum!”
O inatçı ve eğri yoldan şaşmazlar, cevap verdiler:
“Haberin nedir? Ey Abbas!”
Hz.Ali oğlu Abbas dedi ki:
“Ey vefâsızlar! Kerbelâ Şahı buyuruyor ki; «Onun
vefâlı dostlarının hepsini öldürdünüz. Bu olan
biten hallerden pişman olup, bu susuzluk ateşinden
ıstırap çeken kadınlara ve çocuklara bir yudum
su veriniz ki; onlar kuruyan dudaklarını ıslatsınlar.
Onlara amân veriniz ki; kendilerini alıp Anadolu’ya,
Hind diyârına veya Çin’e çıksınlar. Arap yarımadasını
ve Hicâz ülkesini size teslim edeyim. Sizinle
kıyâmete kadar savaş yapmayayım. Bunu şart koyayım»
diyor.”
Bu sözler üzerine; zâlim Yezîd’in askerlerinde
haykırışmalar, coşmalar başladı. Kimisi de üzüntüye
boğuldu.
Bu sözlerden sonra; Şimir Zilcevşen, Rebi’a
ve Hacerül-Ahcar zâlimleri fitneden ürkerek
askere fırsat vermediler. Hz.Ali oğlu Abbas’a
karşı çıktılar ve;
“Ey Abbas!” dediler; “Eğer yeryüzü baştan başa
taşkın sularla dolsa, onu orada durdurmak elimizde
olsa Yezîd’e bey’at etmeyince, Hüseyin’e ve
yanındakilere bir damla su verilmesine imkân
yoktur” dediler.
Hz.Abbas, o kişilerden ümidini kesti. Geri döndü,
olayları Hz.İmâm Hüseyin’e anlattı. Bu arada
ansızın “Ehl-i Beyt” çocuklarından; “Susadık,
susadık!” feryâdını duydu. Hz.Abbas hemen bir
iki kırba ve tulum alıp kendinde olmadan sel
gibi Fırat kıyısı boyunca koştu. Fırat nehrini
bekleyen dört bin nâmert Hz.Abbas’ı görünce
ona hücum ettiler. Hz.Abbas onların hücumlarını
dağıttı, Fırat’a girdi. Atını sulayıp, kendisi
de biraz su içmek istedi. Yine “Ehl-i Beyt’in”
dudağı kurumuş, yüreği yanmışları aklına geldi.
Onlardan önce susuzluğunu dindirmeye râzı olmadı.
Bir içim su içmeden elindeki kapları doldurdu,
sudan çıktı; fakat bedbaht düşmanlar çevresini
sardılar ve onu ok yağmuruna tuttular.
Savaş sırasında o zâlimlerden birisi kocaman
bir kılıcı ona savurdu. O mazlûmun sağ kolunu
mübarek vücudundan ayırdı. Hz.Abbas, o su tulumunu
elinden bırakmadı, sol eline alıp yürüdü. Bir
nâmert de fırsat buldu, bir hançerle o da sol
kolunu mübarek vücudundan ayırdı. Hz.Abbas o
su tulumunu yine bırakmadı, dişleri arasına
alıp omuzuna yüklendi ve düşmanları tekmeleriyle
dağıttı. Fakat bu arada ansızın bir zâlim gelip,
ciğer delen bir okla o su tulumunu deldi, içindeki
suları toprağa döktü.
Hz.Abbas o anda perişan oldu ve ciğer yakan
bir ah çekti;
“Yâ Rabbî!” dedi; “Bu ne haldir ki; bir katre
su «Ehl-i Beyt’e» nasîb olmaz!” dedi.
Gaibten bir nîda geldi.
“Ey mazlûm! Âhiret derecelerini ele geçirmenin
kolayı yoktur. Cefâ çekmeden, din yolunda hiçbir
kimse dilediği menzile varamaz.”
Hz.Abbas, o iki tehlikeli yara ile atından düştü.
Avazı çıktığı kadar; “Kardeşim, kardeşim beni
bul!” diye bağırdı.
Mazlûm Hz.İmâm Hüseyin bu avazı işitince;
“Şimdi belim kırıldı!” diye inledi. Öyle bir
ciğer yakıcı ah çekti ki; Kerbelâ toprakları
sarsıldı.
Muhâmmed İbn-i Enes demiştir ki;
“Ben Hz.İmâm Hüseyin’in hizmetindeydim. Abbas’ın
sesini işitince şehzadenin ıstırabını gördü.
Meydana doğru yürüdü. Abbas’ın toprağa, kanlara
bulanmış halde şehit olduğunu gördü.”
Hz.Abbas’ın şehâdetinden sonra, şehitlik sırası
Hz.İmâm Hüseyin’e ve evlâtlarına gelmişti. Hz.İmâm’ın
oğlu Şehzade Ali Ekber, o zamanlar on sekiz
yaşındaydı. Ali Ekber, Resûlullah’a çok benzerdi.
“Ehl-i Beyt” Resûlullah’ı görmek istediler mi
ona bakarlardı. Hz.İmâm Hüseyin evlâdının şehâdetini
görmemek için silahlandı, meydana doğru yürüdü.
Oğlu Ali Ekber, o anda Hz.İmâm’a yalvardı, izin
istedi. Hz.İmâm, onun ısrarından üzüntü duydu.
Kendi mübarek eliyle savaş aletleri hazırladı
ve oğlunu meydana saldı.
Şehzade Ali Ekber, bir nâra savurarak;
“Allah’a ibâdet fidanının çiçeği benim, Ali
Murtazâ oğlu Hüseyin’in ciğer köşesi benim işte”
dedi ve kendisini düşman askerinin ortasına
atıp, savaşa başladı. Yezîd ordusundan birçok
zâlimi öldürdü. Sonunda; “Ey baba, susadım,
susadım” dedi.
Hz.İmâm nemli gözlerinden kanlı yaşlar akıtarak;
“Ey ciğer köşem!” dedi; “Sabret! Senin için
Kevser şarabı hazırlanmaktadır.”
Şehzade Ali Ekber bu müjde ile yine meydana
döndü. Düşman askeri ona hücum ettiler ve vücudunda
çok yaralar açtılar. Şehzade en sonunda atından
düştü; “Babacığım, beni bul” diye bir nâra savurdu.
Hz.İmâm, o nârayı işitince, meydana atılıp,
şehzade Ali Ekber’i çadıra getirdiler. Şehzade
bu anda ruhunu Hak’ka teslim etti.
Şehzade Ali Ekber’in şehit olmasından sonra
“Ehl-i Beyt” hatunları ağlaştılar, matemlerini
yenilediler.
Hz.İmâm Hüseyin onlara teselli verdi, dedi ki;
“Ey Peygamber’in «Ehl-i Beyt’i»! Ey İmâmet güllüğünün
rüzgarları! Gökyüzünün belâsı inince, eseri
bütün kâinata yayılır. Kâfir ve Müslümanların
hepsi bu mihnetin içine girerler. Ama mü’minin
kâfirden üstün olduğunu gösteren ölçü şudur
ki; mü’min belâya sabreder, kâfirse ondan feryâd
ve şikâyet eder. Nitekim; nimette de kâfir günah
işler, mü’minse verâ (haramdan, yasak olan şeylerden
kaçınma) sahibi olur. Şüphe yok ki; mü’min belâya
sabır ve şükür gösterir. Bu suretle de mertebesi
yücelir. Kâfir ise sızlanıp şikâyet etmekle
kahra uğrar ve kınanmış olur. Bu mânaya en gerçek
delil ise; «Ancak Allah yolunda sabır gösterenlere
hesapsız mükâfatlar vardır» (Zümer 10.âyet)
âyet-i kerîmesidir.
Ey iffet perdesi ile örtülü kadınlar! Sabredin,
tahammül gösterin. Sabır ve tahammülün sonu
âhirette cennet bahçeleri, dünyada kıyâmete
kadar izzet ve tâzimdir. Sakın benden sonra
yakalarınızı yırtıp saçlarınızı yolmayınız.
Bu, düşmanların sevincini artırır. Fakat gözyaşı
dökmekten sizi alıkoyamam. Çünkü mazlûmun gözünden
akan su, rahmet bahçesini sular. Dertli garibin
gözyaşı, amel tozlarını giderir.”
Hz.İmâm Hüseyin bunları söyledikten sonra, evlâtlarını
büyüklere emanet yolu ile teslim etti. Hepsini
de ulu Allah’a ısmarladı. Sonra onlara vedâ
edip, gazâ meydanına yürüdü. Hz.İmâm gazâ meydanına
yürüdüğü anda, süt emer bir yaşta olan çocuğu
Ali Asgar’ın, susuzluk acısı ile neredeyse ölüm
derecesine geldiğini kendisine bildirdiler.
Hz.İmâm Hüseyin’e bu hali bildirdikleri zaman,
Hz. İmâm o masum 1,5 yaşındaki çocuğu eline
almış, düşman askerine karşı tutmuş; Yezîd ordusuna
karşı;
“Ey zâlimler!” dedi; “Diyelim ki, ben günahkârım.
Fakat şu günahsız çocuğa niçin bir damla su
vermezsiniz?”
Bu sözlere rağmen o taş yüreklilerden bir akar
suyun çıkmasının yolu yoktu. Hz.İmâm’a şu cevabı
verdiler;
“Ey Hüseyin! Ubeydullah İbn-i Ziyad’ın kesin
buyruğu bir yudum su verilmemesi hakkındadır.
Bu değişmez. Ve bey’at etmeyince, ne sana, ne
evlâdına su içmek nasîb olmayacaktır.”
Hz.İmâm Hüseyin ümitsizlendi, geri dönmek üzere
iken Yezîd ordusundan bir zâlim yayını kurup
bir ok attı. Atılan ok Hz.İmâm’ın kucağındaki
Ali Asgar’a rastladı. Ok masum çocuğun o mübarek
boğazından geçti, Hz.İmâm’ın mübarek koluna
saplandı. Hz.İmâm o masumun boğazından oku çekip
çıkardı ve sonra o yavruyu annesine götürüp;
“Ey biçâre!” dedi; “Oğlun şehâdet şerbetini
içti.”
Böylece o masum çocuğun şehit olması ile yetmiş
iki kişinin şehit olması tamamlanmıştı. Hasta
olan oğlu Hz.Zeynel Abidin’den başka sağlar
arasında Hz.İmâm Hüseyin’e yardımcı kimse kalmamıştı.
Rivâyet edilmiştir ki;
Hz.Zeynel Abidin, babası ile yalnız kaldığını
görünce, kendine dikkat ederek yatağından dışarı
çıktı, çok zayıftı, titriyordu. Kendisine savaş
silahı hazırlıyordu. Tam meydana yürüyecekti
ki, Hz.İmâm Hüseyin;
“Ey gözümün nûru!” diye haykırdı; “Şimdi sana
şehitlik izni yoktur. Çünkü seyyitlik silsilesi
sana bağlıdır. Mustafa ve Murtazâ’nın soyunun
bekâsı senin sağ kalmana bağlıdır!” dedi.
Hz.Zeynel Abidin’de ;
“Ey baba! Ben şehâdet şerbetinden nasıl mahrum
kalırım” dedi.
Hz.İmâm Hüseyin:
“Ey ciğer köşem!” dedi; “Belâ meclisinde şehâdet
kadehini içmene henüz sıra gelmemiştir.”
Sonra oğlu Hz.Zeynel Abidin’i bağrına bastı.
Yüzünü yüzüne sürdü, ona vedâ etti ve dedi ki:
“Ey gözümün nûru! Sabırlı olmak yolundan ayrılma
ki, o yol Peygamberlerin ve evliyânın ahlâk
yoludur. Eğer bize bu musîbet nasîb olmasaydı;
Bizden sonra gelecek Müslüman kişilere bir belâ
inse, onu ilâhi bir gazab diye düşünerek üzüleceklerdi.
Ne saâdet ki, belâ bizim yanımızda hakikat ehlinin
sevgilisidir. Ve musîbetin başa gelmesi, ümmetin
Allah’tan korkanları için teselli sebebidir.”
Bundan sonra Hz.İmâm Hüseyin;
Oğlu Hz.Zeynel Abidin’e atalarından kalan imâmet
emanetlerini teslim etti. Bunlar kıyâmet ilmi
ve baki ilimlerdi ki, bunları imâmlardan başkasının
zabtı mümkün değildi.
Böylece Hz.İmâm, vasiyyetlerini tamamladıktan
ve emanetleri oğluna teslim ettikten sonra savaş
elbiselerini giyindi ve “Ehl-i Beyt’e”; “Allah’a
ısmarladık” diyerek meydana yürüdü ve dedi ki;
“Ben Resûlullah’ın oğluyum, ben Allah’ın velîsi
Ali Murtazâ’nın evlâdıyım.”
Hz.İmâm Hüseyin, daha sonra o zâlimler topluluğuna
son bir defa daha söz söyleyerek dedi ki;
“Ey zâlim kavm? Ey gaddar topluluk! O yüce Allah’ın
kahredici kahrından çekinin ki; Firavun’un tayfasını
Nil ırmağının selleri içinde boğdu. Fil ashâbının
askerini Ebabil kuşlarının hücumu ile mağlup
etti. Korkun o Allah’tan ki; o Cebbar’ın gazabından
ki, Lût kavmi âsilerinin şehrini darmadağın
etti. Nûh oğullarının yurduna ölüm selleri yürüttü.
Ey zâlimler! Eğer kazâ dîvânının Hâkimine, Hz.Resûl’ün
şeriâtına inanıyor ve bunlara boyun eğiyorsanız
bu işlerin sonunu anın, bu zulümlerden tövbe
edin. Bana amân verin ki; bu çocukları bu kadınları
gurbette ayak altında ezdirmeden, Habeş diyârı
yönlerine veya Anadolu’ya alıp gideyim. Bu Arap
adası ile Babil topraklarını size teslim edeyim.
Eğer muharebeden vazgeçme imkânı yoksa, bâri
birer birer meydana gelin!”
Hz.İmâm Hüseyin’in bu sözlerinden sonra, askerlerinin
inançlarını değiştireceğini anlayan Yezîd ordusunun
başındakiler;
“Ey Hüseyin! Bizim savaşımız Yezîd’in emriyledir.
Senin kurtuluşun ona bey’at etmektir. Ya kabul
edip bey’at edersin, ya ölüme boyun eğersin!”
dediler.
Sonra ok atıcılara şu emri verdiler:
“Hüseyin’i göz açtırmadan ok yağmuruna tutun!”
Askerler de Hz.İmâm’ın üzerine ok yağdırmaya
başladılar. Öyle ki, hava ok kanatlarıyla doldu.
Ama Rab’bin himayesi ile korunan o dünya sığınağı
padişaha okların bir zararı dokunmadı.
Bundan sonra Hz.İmâm Hüseyin de savaş meydanında
dolaşıp; “Er istiyorum!” dedi ve karşısına çıkanları
birer vuruşta öldürdü.
Yezîd ordusunun komutanı Ömer İbn-i Sa’d, Hz.İmâm’ı
o kahramanlık içinde görünce, askerini birer
birer çarpışmaktan alıkoyup onlara;
“Ey bir şeyden haberi olmayanlar! Mustafa’nın
yiğitliği, Murtazâ’nın kahramanlığı ve Hasan
Müctebâ’nın heybeti bugün bu kimseye geçmiştir.
Eğer bütün kâinat bir kişi halinde görünüp ona
karşı durmaya kalkarsa bir hamlesine dayanamaz.
Bütün asker, hep birlikte ona hücum ediniz!”
O zalimin bu emriyle Yezîd’in askerleri, hep
birlikte Hz.İmâm’a saldırdılar ve ona hücum
edip ortaya aldılar. Hz.İmâm Hüseyin o sapık
askerleri dağıttıktan sonra, rüzgar uçuşlu atını
Fırat’a eriştirdi. Bir yudum su içip hararetini
söndürmek istedi. Ama kadınların ve çocukların
susayışlarını hatırladı, su içmedi.
Sonunda düşman askerinin hücumları ile Hz.İmâm’ı
yaraladılar. Hz.İmâm Hüseyin yetmiş iki yara
almıştı, yaraların çokluğundan ve susuzluktan
güçsüz düşmüştü. Ömer İbn-i Sa’d Hz.İmâm’ın
bu halini görünce öldürülmesini istedi.
İsmâil Baharî bu şehâdet olayını şöyle anlatır:
Hz.İmâm Hüseyin yere düştüğü zaman Sa’d oğlu
Ömer’in emriyle bir vuruşcu Hz.İmâm’ı öldürmeye
gitti.
O zaman Hz.İmâm Hüseyin:
“Ey fukara!” dedi; “Beni öldürecek adam sen
değilsin. Bu kötü işe çalışma ki, yazıktır.
Sonra cehennem ateşine uğrarsın.”
O adam ağlayarak;
“Ey Resûlullah’ın oğlu! Bu halde iken bile bize
hâlâ acıyorsun. Hak ehli olduğuna şüphem kalmadı!”
dedi ve elindeki kılıcı korkusuzca geriye dönüp,
Sa’d oğlu Ömer’e fırlattı. Ömer’in adamları
koştular, kılıcın ona vurmasına engel oldular
ve daha sonra o adamı yaraladılar.
O da yaralı bedeniyle Hz.İmâm’ın yanına geldi;
“Ey İmâm Hüseyin!” dedi; “Senin için beni şehit
ediyorlar!”
Hz.İmâm da;
“Mücâhidlerin ameli kaybolmaz!” dedi. Sonra
o kişiyi şehit ettiler.
Böylece her yönden kılıçlar çekilip Yezîd’in
nimetlerine ve iltifatına kavuşmak ümidiyle
o alçak emre uyuluyordu.
Bu alçaklık yalnız iki kişiye erişti. Birisi
Enes oğlu Sinan, birisi de Şimir Zilcevşen’di.
Bu iki zalim Hz.İmâm Hüseyin’i şehit etmek için
üzerine yürüdüler. Zalim Şimir öne atılarak
Hz.İmâm’ın karşısında dikildi.
Hz.İmâm gözünü açtı:
“Ey bahtsız adam! Sana kim derler?” diye sordu.
O alçak:
“Ben Şimir Zilcevşen’im!” diye cevap verdi.
Hz.İmâm:
“Zırhının ucunu pis yüzünden çek. Seni göreyim!”
dedi.
Şimir zırhını çekti, pis yüzünü gösterdi. Hz.İmâm
Hüseyin o alçağın dişlerinin domuz dişi gibi
murdar ağzından dışarı çıkmış olduğunu gördü.
Hz.İmâm:
“Resûlullah doğru söylemiş!” dedi; “Bu bir nişânedir.”
Gerçekten de Hz.İmâm Hüseyin’e rüyasında, Hz.Peygamber;
Hz.İmâm’ın katilini ve şehâdet vaktini bildirmişti.
Hz.İmâm dedi ki;
“Ey Şimir! Benim öldürülmem sana mukadder kılınmıştır.
Ama bugün hangi gün ve hangi vakittir? Ve bu
ay hangi aydır?”
Şimir bedbahtı:
“Muharrem ayıdır. Ve Cuma günüdür. Vakit de
namaz vaktidir!” diye cevap verdi.
Hz.İmâm Hüseyin:
“Ey zâlim!” dedi; “Böyle bir haram ayında, Cuma
gününde, namaz vaktinde İslâm hatipleri minber
başında Atamın vasıflarını anlatırlar. Ve zengin,
fakir kullar mescit’e yüz tutarlar. Sen nasıl
olur da bu kötü işi yapmağa kalkarsın? Ey Şimir
üzerimden çekil biraz mühlet ver. Ben de kurumuş
dudağımla namaz kılayım. Çünkü namazda iken
şehit olmak bana miras kalmıştır. Ben de o baba
saâdetini bulayım.”
Bahtsız Şimir, Hz.İmâm Hüseyin’in üzerinden
çekildi. O Hazret de biraz kuvvet bularak oturdu,
kıbleye yüz tuttu ve namaza durdu. Hz.İmâm Hüseyin
namazda secdeye baş koymuşken; alçak Şimir,
Hz.İmâm’ın baş kaldırmasına zaman bırakmadı
ve Hz.İmâm’ı şehit etti.
Kûfeli Etem’den şöyle nakledilmiştir:
Hz.İmâm Hüseyin, şehit edildiği sırada havayı
bir toz yığını sardı. O kadar ki, dünya karanlıklara
boğuldu. Dünya halkı; “Bu kıyâmet alâmetidir!”
diyerek tövbe etmeye başladılar. O toz yukarılara
çıktıkça Hz.İmâm Hüseyin’in atı da, yelesini
kan rengine boyayarak çadırlara doğru yüz tuttu.
“Ehl-i Beyt’in” hatunları o atın yelesini kanlı
ve üzerinde Hz.İmâm’ın bulunmadığını görünce
figân edip ağlamaya, hıçkırmaya başladılar.
Hz.İmâm Hüseyin, Hicret’in 61. yılı (Milâdi
680) Muharrem ayının 10.günü Cuma öğlen namazı
vakti Kerbelâ’da, “Ehl-i Beyt” ve din düşmanı
olan; Allah, Peygamber ve din ile hiç ilgisi
bulunmayan Mûaviye oğlu Yezîd ordusu tarafından,
şehit edilmiştir. Türbesi Kerbelâ (Irak)’dadır.
Hz.İmâm Hüseyin şehâdetlerinde, 57 yaşlarında
idi. Hz.Resûlullah’la 6, Hz.Ali ile 37 yıl yaşamışlar,
kardeşleri Hz.İmâm Hasan’dan sonra da 10 yıldan
biraz fazla ömür sürmüşlerdir.
Hz.Resûlullah’ın; “Hüseyin bendendir, ben Hüseyin’denim”
buyurdukları Hz.İmâm Hüseyin bu şehâdeti ile;
Müslümanlık iddiasında bulunanlar tarafından
ve mü’minlerin emiri adını takınan kişinin emriyle,
nasıl ihânete uğradığını, nasıl şehit edildiğini,
Hz.Resûlullah’ın vücutları mesâbesinde bulunan
vücutlarının, nasıl cefâlara lâyık görüldüğünü,
Hz.Peygamber’in öpüp kokladığı başın, gözlerin,
dudakların nasıl hakaret gördüğünü, İslâm’ın
ne hâle düştüğünü, bütün âleme ilân etmiştir.
Hz.İmâm Hüseyin;
Saltanat elde etmek için değil, İslâmiyet’i
ve dînin esasını korumak için harekete geçmişti.
Hz.İmâm Hüseyin biliyordu ki; dört bucağı sarmış
zulme, gözleri karartmış hırsa karşı, üst olamayacaktı.
Medine’de kalsaydı orada, Mekke’de kalsaydı
orada şehit edeceklerdi.
Nitekim bu zalim kavim daha sonra Kâbe’yi yıktılar,
Medine’de Hz.Peygamber’in mescidine hürmet etmediler,
akla gelmez zulümlerde bulundular. Hz.İmâm Hüseyin
oraları da korumak gayretiyle Irak’a yöneldi,
Kûfe’den gelen mektuplara aldanmış değildi,
gitmemesini söyleyen herkese Hz.İmâm; işin sonunu,
önceden haber vermişti.
Hz.İmâm Hüseyin;
İslâm uğruna kendisini, kendi aşk ve istekleriyle;
dostlarını, ehlini-ayâlini tehlikeye atmak zorundaydı.
Böyle bir zamanda asıl tehlike, susmak, zulme
boyun eğmek, bey’atı kabul etmek, İslâm’ın izzetini,
zillete satmaktı.
Hz.İmâm Hüseyin;
Hz.Resûlullah’a ve dînine karşı kendisini amaç
edinenlerin, şehit etmek isteyenlerin, iç yüzlerini
insanlık âlemine göstermek istiyordu.
Hz.İmâm Hüseyin;
Dostlarının şehâdetini gördü; yüzüyle, özüyle
Hz.Peygamber’i andıran oğlu Ali Ekber’i, gözünün
önünde kanlara bulandı. Süt emer çağındaki yavrusu
Ali Asgar’ı, kucağında oklandı, “Ehl-i Beyt’i”nin
esâretine inandı. Fakat şehâdetiyle de İslâm’ın
izzetini, îmanın kudretini, hakkın bâtıla karşı
zaferini, bütün âleme bildirdi, ceddinin dînini
ihyâ etti.
Hz.İmâm Hüseyin;
Bu şehâdeti ile Ümeyye oğullarının; Muâviye
ve Yezîd soylarının, sözde Müslümanlığa inanmış
görünenlerin, Hz.Muhammed ve “Ehl-i Beyt” soylarına
yapmış oldukları zulümleri, cefâları bütün insanlık
âlemine safha safha gösterdi.
Hz.İmâm Hüseyin;
Yezîd’in ve ondan sonraki zalimlerin, zulmün
karşısındaydı.
Hz.İmâm Hüseyin;
Bir İslâm fedâisiydi ve buna memurdu. Bu memuriyetini
Hz.İmâm gerçek bir surette yerine getirdi.
Hz.İmâm Hüseyin;
Kanıyla, “Ehl-i Beyt’i”nin esâretiyle, düşmanlarının
hareketleriyle, sözleri ile gerçeği gösterdi,
meydana çıkardı. Hz.İmâm insanlığın, insan hürlüğünün,
zulme karşı duruşunun ebedî bir örneği oldu.
Hz.İmâm Hüseyin;
Canıyla, kanıyla bu zulmün karşısında durmasaydı;
zulüm adâlet yerine geçecek, kötülük İslâm şiârı
olacaktı.
Hz.İmâm Hüseyin ki;
Şehâdetinden sonra yüzyıllar geçtiği hâlde,
sevenlerin gönüllerinde her an yaşamada, ümmeti
Müslümanı kurtarmak için âleme rahmet olmakta.
Hz.İmâm Hüseyin ki;
Her an zulme uğrayanlara güç kuvvet vermekte;
her an zulme karşı durmakta; her an Hak’kı izhâr
etmektedir.
Hz.İmâm Hüseyin’in şehâdetinden sonra savaş
bitti. “Ehl-i Beyt” kadınları ve çocukları Şam’a
götürüldüler.
Bu şehadet olayından sonra, her sene Muharrem
ayında şehitler için mâtemler tazelenir, zâlimlere
lânet edilir. Bu konuda yazılanlar deryadan
bir damla.
Kendilerinden sonra imâmet, oğlu Hz.İmâm Zeynel
Âbidin intikal etmiştir.
En doğrusunu Allah bilir.
|
2.
Hz.İmâm Hüseyin’in Vecîzelerinden Bir Kısmı:
» Âhiret
saâdetinin, dünya devletinden önde olduğunu
mutlaka biliniz. Çünkü dünya saltanatı gelip
geçicidir. Onu minnet ile ele geçirmeğe ve zilletle
bırakıp gitmeğe değmez.
» Allah’a
yakınlık alâmeti; mihnetin ve belânın ölüm veren
zehrini yudum yudum içmekten ve Ulu Tanrı dergâhına
kabûl nişânesi; musîbetlere ve çilelere tahammül
etmekten ibarettir.
» Ben,
zalimlerle yaşamayı bir zillet sayarım.
» Biz
«Ehl-i Beyt» Allah’ın rızâsına uymuşuz; ondan
râzıyım; belâsına sabrederiz; sabredenlerin
mükâfatlarına ereriz.
» Biz
Hak’kın rızâ incisini arama da belâ denizinin
dalgıçlarıyız. Felâket kılıcından korkmayanlar,
bizimle atbaşı beraber olurlar. Biz Tanrı yakınının
cevherlerini aramak maksadıyla sebat ve sabır
sahasının seyyahlarıyız. Gam ve keder hâdiselerinden
sakınmayanlar, bize arkadaşlık etmeye rağbet
ederler.
» Biz
Peygamber’in “Ehl-i Beyt’i”yiz ve Nübüvvet hanedanıyız.
Bizim makamımız Allah’a yakın olan meleklerin
yanıdır. Ve duâmızın oku dâimâ kabûl edilir
olmuştur.
» Bizce
açık olan sırlar sizin için gizlidir. Nitekim
geminin delinmesi hikmeti Mûsâ Peygamber’e gizli
kalmıştır, fakat Hızır Aleyhisselâm için bu
açık seçiktir.
» Ey
Peygamber’in «Ehl-i Beyt’i»! Gökyüzünün belâsı
inince, eseri bütün kâinata yayılır. Kâfir ve
Müslümanların hepsi bu mihmetin içine girerler.
Ama mü’minin kâfirden üstün olduğunu gösteren
ölçü şudur ki, mü’min belâya sabreder kâfirse
ondan feryâd ve şikâyet eder. Nitekim nimette
de kâfir günah işler, mü’minse verâ sahibi olur.
Şüphe yok ki; mü’min belâya sabır ve şükür gösterir.
Bu suretle de mertebesi yücelir. Kâfir ise sızlanıp
şikâyet etmekle kahra uğrar ve kınanmış olur.
Bu mânaya en gerçek delil ise; «Ancak Allah
yolunda sabır gösterenlere hesapsız mükâfatlar
vardır.» (Zümer 10. âyet)
» Hak
bizdedir, biz Hak ile beraberiz.
» Hak
rızâsı, zaten tehlikelidir. Bunu böyle kabûl
eden yolunda gider. Her dileğin incisi, belâ
girdaplarındadır. İnci avcısı olan onu yakalar.
» Hayat,
inanmak ve mücadele etmektir.
» Hikmetin
gizli sırlarına erişilmez, takdirin irâdesinin
dışına çıkılmaz.
» Hikmetin
sırları bize gizli olmaz. Ve ismetin feyzi bizi
gaflete sürüklemez.
» İbâdet;
emredilenlerle amel edip, yasak edilenlerden
sakınmaktan ibarettir.
» İnsanlar
dünyaya kul oldular; din, yalnız ağızlarında.
Geçimleri düzendeyse söz ediyorlar dinden, ama
bir belâya uğradılar mı bundan da vazgeçiyorlar.
Gerçeğe uyan işe koyulan yok, fakat bâtıla koşan
çok.
» İnsanların
en cömerdi, istemeden veren; en asili de intikama
gücü yeterken bağışlayandır.
» Namazda
iken şehit olmak, bize miras kalmıştır.
» Ne
talihsiz bedbaht kavim ki; halkın rızâsını kazanmayı,
Halik’in (Yaratan Allah’ın) gazâbına üstün tutup,
«Ümmetiyiz!» dedikleri Peygamber’in evlâdını
helâk ederek Yezîd’in hoşuna gitmek isterler!
» O
varlıkları yaratan Ulu Tanrı’ya sonsuz hamd-ü
senalar olsun ki, insan soyunu akıl ve düşünce
üstünlüğü ile öteki yaratıklardan yüce kılmıştır.
Ve ölçüsüz şükürler olsun o dünya evinin şekillerini
çizen ve âhiret yerinin hallerini tedbir eden
Allah’a ki, insan cinsinden Peygamberler zümresine
üstünlük vasfı yardımında bulunup onları imtiyaz
şerefi ile yüceltmiştir. Ve sayısız selâm ve
sınırsız selâvat o Kâinat’ın Efendisine ki,
Peygamber sınıfında kendi itibar cevheri daha
şerefli ve daha uludur. Ve yine selâmlar o ashâplar
ve ashâp zümresine ki, Risâlet ailesinde sohbetleri
kabûl edilmiştir ve ibâdetleri her an elden
üstündür.
» Oğlu
Hz.Zeynel Abidin’e dedi ki; «Sabırlı olmak yolundan
ayrılma ki; o yol Peygamberlerin ve evliyânın
ahlâk yoludur. Eğer bize bu musîbet nâsib olmasaydı;
bizden sonra gelecek Müslüman kişilere bir belâ
inse, onu ilâhi bir gazab diye düşünerek üzüleceklerdi.
Ne saâdet ki; belâ bizim yanımızda hakikat ehlinin
sevgilisidir. Ve musîbetin başa gelmesi, ümmetin
Allah’tan korkanları için teselli sebebidir.»
» Ölüm,
genç kızın boynuna takılan gerdanlık gibi, Âdem
oğullarının boyunlarına takılmıştır; onlara
ezelden yazılmıştır.
» Şüphesiz
takdir kalemiyle yazılan şey bozulmaz. Kazâ
hükümleri yürürlüğe girince, hiçbir çare ile
engellenemez.
|
|
|
|
|
|