| |
YEZÎD KİMDİR? |
1. Yezîd Kimdir?
Yezîd’in Soyu, Kavmi Kimlerdir?
Yezîd; Hz.Muhammed’in
sevgili torunu ve “Ehl-i Beyt”ten olan Hz.İmâm
Hüseyin’i, Kerbelâ’da susuz ve zulm ile şehit
eden, İslâmlıkla, Müslümanlıkla alâkası olmayan
bir din düşmanı ve dinsiz bir zalimdir.
Dünya yüzünde hiçbir millet yoktur ki;
Yezîd’i bu yaptığı zulümlerden dolayı haklı
görmüş olsun. Yalnız Müslümanlar değil, başka
dîne mensup olan kavimler bile, Yezîd’in yaptığı
bu zalim hareketi lânetlemişler ve Süfyan oğullarının
ne kadar hâin ve gaddar bir zalimler topluluğu
olduğunu anlamışlardır.
Yezîd’in soyunu ve kavmini inceleyecek olursak;
Kendisi Ebû Süfyan’ın torunu, Muâviye’nin oğlu
ve Emevi sülâlesinin dinsiz zalimlerinden biridir.
Bu Emevi sülâlesi ta başından beri; İslâmiyet
dînini kuran Hz.Muhammed’e, İslâmiyet dînini
yaşatan Hz.Ali’ye ve “Ehl-i Beyt’e” ezelden
düşmandı. Çünkü Hz.Muhammed ve “Ehl-i Beyt’i”
Haşimiler sülâlesindendi.
Yezîd, Şâm Vâlisi olan düzenbaz, hilekâr, “Ehl-i
Beyt” ve din düşmanı babası Muâviye’nin ölmesi
üzerine, onun yerine saltanata geçmiş ve babasının
yaptıklarını aratmayacak zulüm ve zalimlikler
yapmıştır. Yezîd’in bütün hayatı zevk, sefa
ve dinsizlik ile geçmiştir. Yezîd’in tek amacı;
“Ehl-i Beyt”ten hayatta tek kalan Hz.İmâm Hüseyin’i
yeryüzünden kaldırmak ve haksız olarak işgal
ettiği makamda, kendi aklınca ilelebet hüküm
sürmekti.
|
2. Yezîd Bu
Zulmü Neden ve Niçin Yapmıştır?
Bir mazlûm olan “Ehl-i
Beyt”in göz nûru Hz.İmâm Hüseyin’e, bu zulmü
ve zalimliği bir insan nesli nasıl, niçin ve
neden yapmıştır? Bunun nedenlerini, bu dînin
mensupları olarak bilmemiz, incelememiz ve anlamamız
gerekir.
Yezîd bu zulmü ve zalimliği iki nedenle yapmıştır:
Yezîd’in bu zulmü ve zalimliği yapmasının birinci
nedeni;
Emevi sülâlesinin, Hâşimi sülâlesine olan ezeli
düşmanlığından dolayıdır.
Emevi sülâlesi, Hâşimiler sülâlesinden ve Hâşimileri
temsil eden Hz.Muhammed ve Hz.Ali’den nefret
ediyorlardı. Bu nedenle; Yezîd’in dedesi Ebû
Süfyan, İslâmiyet’in kuruluşunda, başlangıcında
İslâm dîninin kurucusu Hz.Muhammed’e karşı savaşmıştı.
Babası Muâviye, İslâm dîninin ayakta kalması
için her türlü fedakârlığı yapan Şah-ı Velâyet
Hz.Ali’ye karşı savaşsmıştı.
Muâviye aynı zamanda; Hz.İmâm Hasan’ı da, karısı
Câde’yi kandırarak zehirlettirmiş, zalimliğini
göstermiş ve Hz.İmâm Hasan’ı şehit ettirmiştir.
Yezîd’in kendisi de, Hz.Peygamber’in sevgili
torunu ve Hz.Ali’nin oğlu Hz.İmâm Hüseyin’e
düşmandı. Bu düşmanlığın temelinde ise; ezeli
bir hasetlik ve çekememezlik vardı.
Hâşimilerden olan Hz.Muhammed’in sülâlesinde
ve “Ehl-i Beyt”inde;
Din, hak, adâlet, doğruluk, sadâkat, iyilik,
mazlumluk ve bütün güzellikler vardı.
Emevilerden
olan Ebû Süfyan’ın sülâlesinde ve Yezîd kavminde
ise;
Dinsizlik, haksızlık, adâletsizlik, eğrilik,
sadâkatsizlik, kötülük, zalimlik ve bütün çirkinlikler
vardı.
Emevilerin bütün gayesi;
İslâmiyet dîninin kurulmasını önlemek, İslâmiyet’i
ortadan kaldırmaktı. Çünkü getirilen yeni din,
onların menfaat ve çıkarlarına uymuyordu. Emeviler
bu nedenle eski putperestliklerini aynen devam
ettirmek istiyorlardı. Emevilerin bütün ticari
gelirleri bu düzen üzerine kurulmuş idi.
Emevi sülâlesi;
İslâmiyet’in kuruluşundan beri, hiçbir zaman
samimi olarak inanıp Müslüman olmamışlardı.
Emeviler; İslâmiyet’in ilk yıllarında da, ilk
Müslüman olan yoksul, kimsesiz Müslümanlara
çok eziyet ve işkenceler yapmışlardı.
Ancak Hz.Muhammed; Medine’de İslâmiyet’i ve
dîni kurmuş kuvvetlendirmiş olarak, Mekke-i
Mükerreme’yi feth etmeye gelince;
Emevî sülâlesinden Ebû Süfyan ve kavmi, bu fetih
karşısında acı mağlubiyeti kabul etmişler ve
hiç savaşmadan Zülfekâr’ın korkusundan güya
Müslüman olmuşlardı.
Emeviler; başlarını keskin kılıçlardan kurtarmak
ve maddi menfaat sağlamak için İslâmiyet’i kabul
etmiş görünerek, İslâm bayrağı altına girmişlerse
de, fırsat gözlemişler ve ilk fırsatta baş kaldırmak
için geçici bir zaman susmak zorunda kalmışlardı.
İslâmiyet tarihini yakından, gerçek kaynak kitaplardan
incelediğimiz zaman bakıp görüyoruz ki;
Emeviler, Hz.Muhammed’in Hak’ka kavuşmasından
hemen sonra gerçek karakterlerini, iki yüzlülüklerini
göstererek, Hz.Peygamber ve “Ehl-i Beyt’i”ne
olan içlerindeki ezeli kini, düşmanlığı ortaya
koymuşlar ve her türlü zulmü, zalimliği yapmışlardır.
Emevi sülâlesinden olan Muâviye ve oğlu Yezîd;
Hile ve entrika ile geçirdikleri o makamlarda,
din adına rahat oturamıyorlardı. Çünkü, haksız
yere işgal ettikleri o makamların gerçek sahipleri
kendileri değil,“Ehl-i Beyt” idi. Muâviye ve
oğlu Yezîd bunları çok iyi bildiklerinden; din
ile İslâmiyet ile insanlık ile hiç alâkaları
olmadıklarından ve de zalim olduklarından dolayı,
o makamın ve dînin gerçek sahipleri olan “Ehl-i
Beyt’e” ve onları sevenlere her türlü zulmü,
zalimliği yapıyorlardı.
Muâviye’nin bunları yapmaktaki asıl maksadı;
Haksız yere, hile ve entrika ile ele geçirdiği
bu saltanatı, kendisi öldükten sonra da oğlu
Yezîd’e, saltanatı rakipsiz bırakmak içindi.
Bu saltanatlarına engel olacak, rakip olarak
gördükleri tek kişi de “Ehl-i Beyt”ten hayatta
kalan Hz.İmâm Hüseyin idi. Çünkü Hz.İmâm Hüseyin,
Muâviye’ye biât etmemişti. Bütün hayatı; hile,
entrika, zalimlik ve dinsizlik ile geçen Muâviye,
öldükten sonra saltanatın başına oğlu Yezîd
geçti.
Yezîd saltanatın başına geçince;
Hemen Hz.İmâm Hüseyin’e haberler göndermişti.
Yezîd’in, Hz.İmâm Hüseyin’den bir tek isteği
vardı. Kendisinin halifeliğini kabul ve tasdik
edip, biât etmesini istiyordu.
Hz.İmâm Hüseyin;
İslâm Peygamberi’ne bütün varlığını fedâ eden,
Hz.Peygamber’in ruhu, kalbi mesabesinde sayılan
ve bu sebeple İslâm Peygamber’i tarafından;
“Benim ruhum, benim etim, benim kanım, benim
nefsim” dediği ve “Dünyada ve âhirette benim
kardeşim yalnız Ali’dir” sözleriyle övdüğü İslâm
âleminin velîsi, velîler şahı Aliyyel Mürteza’nın
oğludur.
Muâviye’nin
oğlu Yezîd’in;
İslâm dînini ortadan kaldırmak istemesini hoş
görenler olabilirdi, fakat buna Hz.İmâm Hüseyin
tahammül edemez ve buna mani olmak için hiçbir
fedâkarlıktan çekinmezdi.
İslâm Peygamberi’nin sevgili torunu ve velîler
şahı Aliyyel Mürteza’nın bu kıymetli oğlu;
Dedesinin ve babasının eseri olan İslâm dîninin
yok olmaması için, her şeyini fedâ etmekten
ve kendisine canı gönülden bağlı evlâd-ı ayali
72 yaranıyla, Kerbelâ çöllerinde susuz ve zulm
ile şehit olmayı göze almaktan ve şehâdeti kabul
etmekten kaçınmazdı. Çünkü “Ehl-i Beyt”in, ezelde
ve gelecekteki bütün olaylardan önceden haberleri
vardı.
Hz.İmâm Hüseyin, Kerbelâ’da sevdiklerini gözlerinin
önünde birer birer şehit verirken, son olarak
kucağına 1,5 yaşındaki oğlu Ali Asgar’ı almış
ve Yezîd’in cahil askerlerine;
“Ey zalimler, bana ve benim sahabelerime bir
içim su vermediniz ve onları susuz şehit ettiniz.
Bilirsiniz ki; İslâm akidesince bütün çocuklar
Müslüman olarak doğarlar. Şu gördüğünüz 1,5
yaşındaki çocuk masûmdur, Müslümandır ve hatta
Muhammed-ül Mustafa’nın kızı Fâtıma’tüz Zehra’nın
torunudur. Bu masûm susuzluktan ölüyor. Bu çocuğa
olsun, Allah’ın herkese ihsân ettiği sudan bir
içim su veriniz” demiştir.
O büyük İmâm, bu 1,5 yaşındaki çocuğunun da
şehit edileceğini bildiği halde, ona su istemesi,
o masûm çocuğa su verirler ümidinden ileri gelmiyordu.
Hz.İmâm Hüseyin biliyordu ki;
Muâviye’nin oğlu Yezîd nasıl taş yürekli biri
ise, onun ordusunun kumandanı olan Sa’d İbn-i
Vakkas’ın oğlu Ömer’de taş yüreklilikte ve şekavette
kendi hükümdarı Yezîd’den geri kalmayacak ve
İslâm Peygamberi’nin sevgili torununun 1,5 yaşındaki
çocuğuna bir içim su vermeyecek ve hatta o masûm
çocuğu susuz şehit edecekti.
Nitekim hadise, Hz.İmâm Hüseyin’in düşündüğü
gibi tecelli etti.
Sa’d İbn-i Vakkas’ın oğlu Ömer, yanında duran
en iyi nişancılarından Harmele’ye; “Hüseyin’e
cevap ver” demesiyle; Harmele, Hz.İmâm Hüseyin’in
herkesin görmesi için elinde yükselttiği masûm
çocuğun boğazına nişan aldı ve çocuk atılan
bir ok ile şehit oldu.
Hz.İmâm Hüseyin’in gayesi;
Görünürde Müslümanız diyen hakikatte ise İslâmiyet’ten
ve dinden tamamen uzak olan, Yezîd ve ordusunun
ahlâklarındaki mahiyeti, bütün insanlığın gözleri
önüne yaymaktı. Böylece Hz.İmâm Hüseyin o zalim
topluluğun bütün karakterlerini, içyüzlerini
ortaya çıkarmış ve bu konudaki bütün delillerini
tamamlamıştır. Hz.İmâm Hüseyin bütün bu fedâkarlıklarını,
Emevi sülâlesinin hiçbir mazereti kalmaması
için yerine getiriyordu.
Kerbelâ hadisesinden sonra;
Bütün bu zalimlikleri ve zulümleri yapan Muâviye
oğlu Yezîd’e, hak veren vicdan sahibi bir tek
insan kalmadı. Bütün aklı selim sahibi olan
din ve imân ehli insanlar, hatta âlimler; Emevi
sülâlesinin zihniyetini, bu yaşanılan olayları
ve yaptıkları zulümleri gördükten ve duyduktan
sonra gerçekten hatalarını anladılar ve tekrar
İslâmiyet’e, dinlerine sarıldılar.
Bu sayededir ki;
Hz.İmâm Hüseyin’in o büyük aklı selimi, o büyük
ferâseti (anlayış üstünlüğü), o büyük dehâsı
ve şehâdeti ile; İslâmiyet ve din yok olmaktan
kurtuldu. Bundan dolayı da; minarelerde “Allah’u
Ekber” sesleri halen devam etmektedir.
Yezîd’in ve ordusunun bu zulmü ve zalimliği
yapmasının ikinci nedeni;
Dünya saltanatı, dünya sevgisi ve dünya hırsı
içindir.
Yezîd, yanındaki zalimleri de hep bu makam,
mevki ve dünya saltanatı için toplamıştı. Bu
alçakça zulmü yapanlar, bu yaptıkları zulmün
karşılığında Yezîd’den; makam, mevki, para ve
ne lâzımsa onu alıyorlardı.
Olayı biraz
başından ele alırsak;
Ebû Süfyan’dan oğlu Muâviye’ye ve Muâviye’den
oğlu Yezîd’e kadar “Ehl-i Beyt’e” bu zulmü ve
zalimliği yapan bu zalim kavmin hepsi, oturdukları
makamları haksız yere ve hilelerle, entrikalarla
gasp etmişlerdi ama saltanatlarını sürdürürken
o makamlarda rahat oturamıyorlardı. Çünkü bu
makamlar gerçekte “Ehl-i Beyt”in hakkı idi ve
ancak onlara yakışırdı.
“Ehl-i Beyt’in” dünyadaki mevcudiyeti;
Yezîd ve kavmini huzursuz ediyordu. Bu nedenle
bu makam ve saltanatlarının bir gün ellerinden
gideceklerini düşünüyorlar ve koltuklarında
huzur içinde oturamıyorlardı. Kendi akıllarınca
da bunun tek bir yolu vardı, “Ehl-i Beyt’i”
ortadan kaldırmak ve o koltuklarda ebediyen
oturmak.
Hz.İmâm Hüseyin’e ve “Ehl-i Beyt’e” bu zulmü,
zalimliği yapan Yezîd ve kavminin, ona uyanların
tek amaçları;
Dünyaya aşırı hırs, dünyaya tapmak ve dünya
saltanatıdır. Bu nedenle Yezîd ve kavminin;
gönülleri ve vicdanları kararmış, yok olmuştu.
Bu konuda Allah Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurmaktadır:
“Allah onların kalplerini, kulaklarını mühürlemiş
(Doğru sözü anlamasın, işitmesin diye), gözlerinin
üstüne bir de perde çekmiştir. (Yani onlar kendi
irade ve kudretleri ile şekaveti kesbetmekle,
tabiatlarıyla dalâlete hazırlandıklarından böyle
hükmolunmuştur.) Onlar için büyük bir azab vardır.”
(Bakara
7.âyet)
Bu olaylardan insanlık
olarak bizlerin alacağı ders de şu olmalıdır:
Dünyaya fazla dalmamak, aşırı hırsa kapılmamak,
hiçbir zaman insanlara zulüm yapmamak, haksız
yere makamları işgal etmemek, Allah’ı, ölümü
ve âhiret âlemini unutmamak, yaratılışımızın
sebeplerini araştırıp öğrenmek, aynı zamanda
insanlara hizmet edip, güzel ahlâklı bir insan
olmaya çalışmak olmalıdır.
|
3. Yezid’e Neden Lânet Edilir?
Hz.İmâm Hüseyin’in, Kerbelâ’da susuz ve zulm ile
şehit edildiğini, İslâm âleminde duymayan ve bilmeyen
yoktur.
Dünya üzerindeki bütün insanların hangi dinden
ve inançtan olursa olsun, bu vakayı duydukları
ve hatırladıkları zaman içleri sızlar. Ama bu
facianın gerçek sebeplerini ve anlamlarını tam
manasıyla kavrayamazlar.
İslâm âleminde, Hüseyniler’in nazarında ise bu
müthiş faciâ, alelâde siyasi bir olay olmaktan
çok uzaktır.
Dünya kurulalından beri insanlar arasında birçok
kanlı savaşlar olmuş ve halen de olmaktadır. Fakat
Kerbelâ faciâsı bunların hiç birisiyle mukayese
edilemez. Bu olay, onlardan büsbütün başka türlü
bir çehre arz eder, bambaşka bir âlemdir bu.
İslâmiyet’i ve dîni kuran yüce Peygamberimiz’in
sevgili torunu ve Şah-ı Velâyet Aliyyel Murtaza’nın
oğlu “Ehl-i Beyt”ten olan Hz.İmâm Hüseyin ile
ona uyan 72 yaranını, hiç bir suçları yok iken
susuz ve zulm ile şehit ettirdiği için Yezîd’e
ve ona tâbî olanlara dâimâ lânet edilir.
Yezîd’e ve ona tâbî olanlara yapılan bu lânet;
“Ehl- Beyt’e” yapmış oldukları zulümlerden dolayıdır.
Bu konuda Allah Kur’ân-ı Kerîm’deki bazı âyetlerde,
insanlara zulüm eden zalimler ve zalimlere lânet
hakkında şöyle buyurmaktadır:
»
“Ve men ezlemü mim menifterâ alallahi kezibâ,
ulâike yu’radûne alâ rabbihim ve yekuûlül’eşhadü
hâulâilleziyne kezebû alâ rabbihim elâ lâ’netullahi
alazzâlimiyn”
Meâli: “Allah’a kendiliğinden yalan uydurandan
daha zalim kim olabilir? Bunlar Rab’lerinin huzûruna
getirilirler, şahitler; «Rableri namına yalan
söyleyenler işte bunlardır» derler. Haberiniz
olsun ki Allah’ın lâneti zalimlerin üzerindedir.”
(Hud 18. âyet)
» “Keyfe
yehdiyllâhü kavmen keferû ba’de iymânihim ve şehidu
ennerresûle hakkun ve câehümül beyyninât vallahü
lâ yehdiylkavmezzâlimiyn.”
Meâli: “İnandıktan, Peygamber’in gerçek olduğuna
şehâdet getirdikten sonra, kendilerine de açık
hüccet geldikten sonra kâfir olanları Allah nasıl
hidâyete erdirir? Allah zâlim ve kâfirleri hidâyete
erdirmez.” (Âli İmran
86. âyet)
» “Ulâike
cezaühüm enne aleyhim la’netullahi velmelâiketi
vennâsi ecma’iyn.”
Meâli: “İşte onların cezaları, Allah’ın, meleklerin,
bütün insanların lânetleri üzerlerine olmaktır.”
(Âli İmran 87. âyet)
» “ve
lâ tahsebennallahe gaâfilen ammâ ya’melüzzâlimûn,
innema yüahhırühüm liyevmin teşhasu fiyhil’ebsâr.”
Meâli: “Sakın, sen Allah’ı zalim olan müşriklerin
yaptıkları şeylerden gafil sanma, Allah onları
yalnız seğirderek (zillet ile bakarak veya çağıranlara
koşarak, seslerini keserek) başlarını yukarı kaldırarak
gözleri kırpmayacak bir halde gözlerinin dikilip
durduğu güne tehir eder. Onların kalpleri boştur.”
(İbrahim 42. âyet)
»
“ve lev yüahızullahünnâse bizulmihim mâ tereke
aleyhâ min dâbbetin ve lâkin yüahhırühüm ilâ ecelin
müsemmâ, feizâ câe ecelühüm lâ yeste’hırûne sâ’aten
ve lâ yes takdimûn.”
Meâli: “Eğer Allah; insanları zulümlerinden dolayı
cezalandırsaydı, yeryüzünde kımıldayan tek canlı
bırakmazdı. Fakat Allah, onları belli bir vakte
kadar erteliyor. Onların ecelleri gelince ondan
ne bir saat geri kalırlar ne ileri giderler.”
(Nahl 61. âyet)
Bunun içindir ki; İslâmiyet’i
ve dînini gerçekten iyi anlayan ve “Ehl-i Beyt’i”
gerçekten sevenler;
Yezîd’e ve ona tâbî olanlara, onun yaptıklarını
tasdik edene, övene o günden bugüne her su içtiklerinde,
Muharrem ayında oruç ve matem günlerinde, dâimâ
lânet ederler. Yezîd’e lânet etmek konusunda,
“Ehl-i Beyt’i” gerçekten seven erenlerin, aşıkların
yazmış oldukları binlerce mersiye vardır. Bu mersiyeler
Muharrem ayında, oruç ve matem günlerinde devamlı
olarak gece-gündüz okunur ve Hz.İmâm Hüseyin efendimiz
için gözyaşı dökülür.
Yezîd’e lânet konusundaki, bu mersiyelerde neler
yazılı olduğunu bilmemiz, anlamamız bakımından
birkaç mersiye beyitlerini bilgilerinize sunuyoruz.
..................
Muhibb-i “Ehl-i Beyt” olan
olup sûzân hemân ağlar
Nasıl ya ağlamaz yâhû kamer şems âsumân ağlar
Gürûh-u nâciyân ağlar, gürûh-u âşıkân ağlar
İşit efgânı ey BASRÎ seherde ârifan ağlar
Tevellâsın bilen âşık anar lânetle Mervân’ı
Hezârân lânete lâyıktır ol kavm-i Yezîdân’ı
Sûzân:
Yakan, yakıcı. Hemân:
Aniden, ansızın, derhal. Kamer:
Ay. Şems: Güneş.
Âsumân: Gök, sema,
felek. Gürûh:Cemaat,
bölük, kalabalık. Nâcî:
Kurtulmuş, selâmet bulmuş. Gürûh-u
nâciyân: Selâmet bulmuş topluluk. Gürûh-u
âşıkân : Aşıklar. Efgân:
Figân etmek, inleme, feryat. Ârifân
: Ârifler, bilgililer. Tevellâ:
“Ehl-i Beyt’i” sevmek. Hezârân:
Bin.
..................
Râhı Hüseyin’de cân veren
bulur devleti
Kanlı yaştır bil âşık-ı sâdıklar serveti
Gelir geçer birkaç gün bu dünyanın mihneti
ABDAL ZİYA derûndan Yezîd’e et lâneti
Sad-hezâr lânet
olsun ceddine ecdâdına
Ey Yezîd hem lânet İbn-i Zeyyâd etbâına
Derûn: İç, içtaraf,
dahil. Sad-hezâr:
Yüzbin. Ecdâd: Cedler,
atalar. İbn-i Ziyad:
Yezîd ordusundan zalim bir kişi. Etbâ:
Birine tâbi olup her hususta kendisinden ayrılmayanlar.
...................
Ağladı yer gök bugün ağlayın
siz ey müminân
Zâr eder cümle melâik hûrî gılman ins-ü cân
Nâr-ı dûzahtan bulayım der isen hergîz amân
Lânet eyle ol Yezîd’e sad-hezâran bî-gümân
Ey Hüseyniler bu gündür matemi evlâd-ı şah
Göz yaşını kana döndür eylegil feryâd-ı âh
Ben VİRAN ABDAL hakirem derd-i mendem bir gedâ
İsterim rûzî kıyâmette Ali’den ilticâ
Lânet olsun her kim oldu düşmanı Âl-i abâ
Zerre denlü buğz edenin canına lânet sezâ
Ey Hüseyniler bu gündür matemi evlâd-ı şah
Göz yaşını kana döndür eylegil feryâd-ı âh
Zâr: Sesle
ağlayan, inleyen. Hûri:
Cennet kızı. Gılmân:
Cennet hizmetkârı İns-ü
can: İnsan, beşer. Nâr-ı
dûzah: Cehennem ateşi. Hergîz:
Katiyyen, hiçbir vakit, hiçbir şekilde, asla.
Aman: Korkusuzluk,
güven, emniyet. Bî-gümân:
Şüphesiz, şeksiz, doğru. Hakîr:
İtibârı, değeri olmayan, küçük görülen,
horlanan, güçsüz. Gedâ:
Yoksul, fakir. Rûz-i kıyamet:
Kıyamet günü. İlticâ:
Sığınma, birine kaçıp kendisinden himâye isteme.
Âl-i abâ: Abâ ehli “Ehl-i Beyt”. Zerre:
Pek küçük parça. Buğz: Kin,
nefret, husûmet. Sezâ: Lâyık,
münasip.
....................
Gözünden bir katre akıtan
yaş nâil-i şefâat mutlaka
Hadîs ile sabit hayatında söylemedimi ol Mustafa
Sizlere azâbı dâim olsun ey kavm-i bî-hayâ ebeda
Azizün intikam HAKKI görür bu davayı Ali Mürteza
Lânet olsun bî-şümâr ola râcî ey kavm-i Yezîdân
sizlere
Hâsiru bî-mâr hem haşrolunuz ey gürûh-u nâdân
bizlere
Nâil-i şefâat:
Şefâata kavuşan ve muvaffak olan. Azâb:
Ceza, cezalandırma. Bî-hayâ:
Hayasız, edepsiz. Ebeda:
Sonu olmayan gelecek zaman. Azîzün:
Hürmetli, muhterem, kıymetli. Bî-şümâr:
Sayısız, hesapsız çok. Râcî:
Dokunan, alâkâ ve nisbeti olan. Kavm-i
Yezîdan: Yezîd kavmi.
Hâsir: Hasret çeken, mahrum kalan, meramına
nâil olamayan. Bî-mâr:
Hasta. Haşr olmak:
Kıyamet gününde ölülerin diriltilerek, yaptıkları
iyi ve kötü işlerine bakılmak için bir yere gelmeleri.
Gürûh-u nâdân: Haddini
bilmeyen topluluk.
....................
Ey iden Ahmed-i Muhtar’a
salât-ü hürmet
Yokmudur zerre kadar sende mürüvvet gayret
Âli evlâdına eyler mi bu cevr-i ümmet
Yinemi etmeyelim kavm-i Yezîd’e lânet
Kanını döktü Hüseyn’in ciğerin kan etti
“Ehl-i Beyt’in” akıtıp gözyaşın ûmmân etti
KÂZIM
Ahmed-i Muhtar: Hz.Muhammed’in
adlarındandır. Salât:
Namaz. Hürmet: Şeref,
haysiyet. Mürüvvet: Mertlik,
yiğitlik, insanlık, fazilet. Cevr-i
ümmet: Topluluğa yapılan eziyet. Ummân:
Büyük deniz, okyanus.
....................
Muhib isen Şah Hüseyn’e
durma yan ağla gönül
Gözlerinden su yerine akıt kan ağla gönül
Lânet et kavm-i Yezîd’e her zaman ağla gönül
Âh edüp ağlar bu ayda ins-i can ağla gönül
Yezîd’e lânet okumak aynı keremdir bugün
Âh eden Allah katında çok muhteremdir bugün
Lânet olsun ol Yezîd’in sad-hezâran canına
Kavmine hem cinsine ansarına ağvanına
Ben demedim sana lânet Hak buyurda şanına
Gelmedi şefkat mürüvvet o kalbi küfrânına
Yezîd’e lânet okumak aynı keremdir bugün
Âh eden Allah katında çok muhteremdir bugün
ALİ BAKİ
Muhib: Seven, sevgisi
olan. İns-i can:
İnsanlar (Cin ve melekler) Kerem:
Asalet ve asaletin şartlarından olan yüksek kalblilik,
âlî-cenâblık, cömertlik. Sad-hezâran:
Yüzbin. Şefkat: Acıyarak
ve esirgeyerek sevme. Mürüvvet:
Mertlik, yiğitlik, insanlık, fazilet. Küfrân:
Görülen iyiliği unutma, nankörlük.
....................
Yezîd’e kavmine lânet okuyanlar
bulur rahmet
Bendesi ol şah Hüseyn’in dü-cihânda görme mihnet
Bilmedi kadrin Hüseyn’in zalim oldu şakî ümmet
Hak Taâlâ kelâmında zalime eyledi lânet
Hayatı fânîden geç kim Hak için terk-i can eyle
Muhibb-i sâdık olduğun o sultâna ayan eyle
ALİ BAKİ
Rahmet: Esirgeme,
merhamet. Dü-cihân:
İki âlem. Mihnet:
Zahmet, eziyet. Şakî:
Haydut, eşkıya, yol kesici, bedbaht.
Ümmet: İnsan topluluğu.
Zâlim: Haksızlık ve zulm eden, haksız,
gaddar, merhametsiz. Fânî:
Zevâl ve son bulan, bâkî olmayan, geçici olan.
Terk-i can: Canı
terketmek, vazgeçmek. Sâdık:
Doğru, gerçek, sadakatlı. Ayan:
Belli, açık.
|
4. Yezîd’in Saltanatı Ne Kadar Sürdü ve Sonu
Ne oldu?
Hicretin 61. yılı Muharrem
ayının 10. günü Cuma namazı vaktinde; Hz.İmâm
Hüseyin ile 72 yaranını Kerbelâ çöllerinde susuz
ve zulm ile şehid eden Yezîd’in saltanatı, Kerbelâ
faciasından sonra sadece 3 yıl sürdü.
“Ehl-i Beyt”ten Hz.İmâm Hüseyin’i şehit ederek,
ilelebet dünya saltanatını sürdüreceğini zanneden
Yezîd’in sonu hiç de öyle olmadı.
Yezîd bu 3 yıllık saltanatı süresince de “Ehl-i
Beyt’i” sevenlere, inananlara ve “Ehl-i Beyt’in”
yolundan gidenlere her türlü zulmü, zalimliği
ve din düşmanlığını yapmış ve Hicret’in 64.yılında
ecelin elinden kurtulamayarak, bu fânî dünyadan
lânetle ölüp gitmiştir.
Hiç şüphesiz ki; Yezîd, yapmış olduğu bu zalimliklerinden
dolayı hem bu dünyada, hem âhiret aleminde Allah’ın
lânetini kazanmıştır.
Yezîd, yapmış olduğu bu zalimlikle de insanlık
tarihinde;
Bu dünyada insanoğlunun yapabileceği zalimliğin
ve zulmün en gaddar temsilcisi olmuştur.
Yezîd, bu zulümlerinden dolayı ebedi olarak
kalacağı cehennemde, kıyamete kadar ateşten
bir tabut içerisinde yanacaktır. Yezîd’in davasını
kıyamette, şüphesiz ki Allah görecektir.
|
5. Yezîd’den Sonra Emevî Saltanatı Ne Kadar
Sürdü, Sonları Ne Oldu?
Yezîd’den sonra oğlu ikinci
Muâviye halife ilân edildi. İkinci Muâviye,
iyi kalpli bir insandı, babasına çekmemişti.
Hicrî 64.yılında Yezîd’in ölümünden sonra halife
ilân edildi.
İkinci Muâviye hilâfetinin 40.günü Ümeyye Camiinde
minbere çıkarak;
Allah’a hamd-ü sena ve Hz.Muhammed’e selâvat
getirip Hz.Aliyyel Mürteza’nın faziletlerini,
üstünlüğünü anlattıktan sonra ve Kerbelâ şehitlerine
yapılan zulümleri, haksızlıkları birer birer
sayıp bu işi yapan zalimlere lânet okuyarak
dedi ki;
“Ey ahali biliniz ki; Ben, bu zulmün devamına
tahammül edemem. Hilâfet makamı Ali’ye ve evlâdına
ait bir makamdır. Ben bu hakkı gasbetmekten
Allah’a sığınırım ve kendimi bu makamdan hal’ettim”
diyerek minberden indi. Bu sözlerinden sonra;
Yezîd’in yaptığı cinayeti telin etti ve Yezîd’e
lânetler yağdırdı. Bu olaylar üzerine; İkinci
Muâviye, o gece annesiyle birlikte hareket eden
Mervân tarafından şehit edildi.
Bu olaydan sonra; “Ehl-i Beyt” ve din düşmanlığı
bakımından, Muâviye ve Yezîd’in karakterini
aratmayacak kadar zalim bir kişi olan Mervân
hilâfet makamına geçti.
Tarihlerin yazdığına göre;
Yezîd’in ölümünden sonra, hilâfet makamının
başına geçen, “Ehl-i Beyt” ve din düşmanı Mervân
ile devam eden Emeviler soyunun iktidardaki
saltanatları, 80 yıl sürmüştür.
Emeviler bu 80 yıllık iktidarları süresince;
“Ehl- Beyt’e” ve “Ehl-i Beyt’in” yolundan gidenlere,
onları sevenlere çok zulümler, haksızlıklar
yapmışlar ve bir çoğunu da şehit ettirmişlerdir.
Emevi halifelerinin bir çoğu;
Fâsık, fâcir, münâfık ve İslâmiyet’e hiç de
inanmayan, ahlâkları hiç uymayan, halifeden
daha ziyade, rezilce bir saltanat süren zorba
kişilerdi.
Emevi halifeleri kendi zamanlarında yapmış oldukları
zulümleri ve haksız işlerini haklı gösterebilmek
için;
Akla, mantığa uymayan düzmece hadîsler uydurmuşlar
ve birçok da sayısız kitaplar, eserler yayınlamışlardır.
İslâm tarihine hiç uymayan yalanlar, daha ziyade
Emeviler zamanında, bir kısmı da Abbâsîler zamanında
kitaplara geçmiştir. Bu hadîslerden ve bu kitaplardan
bir kısmı hâlâ zamanımıza kadar süre gelmiş
ve öylece devam etmektedir.
|
6. Emevîler, “Ehl-i Beyt’e” Yapmış Oldukları
Zulmün Karşılığını Gördüler mi?
Tarihler yazmaktadır ki;
Kerbelâ’da “Ehl-i Beyt’e” bu zulmü yapanlar
atlı veya yaya olsun, asker veya kumandan olsun
hiçbirisi rahat yüzü görmedi. Bu zalimler en
kısa zamanda insanlar tarafından müstehak oldukları
cezalara çarptırıldılar ve hemen hemen hepsi,
cehennem azâbından evvel, bu dünyada hak ettikleri
azâbı, korkuyu, dehşeti yaşayarak, kılıçlar
altında ölüp gittiler.
Emevilerden
sonra iktidara gelen Abbâsîler;
Emevilerden, Kerbelâ’da “Ehl-i Beyt’e” yaptıkları
zulümlerinin intikamlarını çok şiddetli olarak
almışlardır.
İktidarı ele geçiren Abbâsî halifeleri de;
Oturdukları bu makamlarda rahat edemiyorlardı.
Çünkü bu makamların gerçek sahibi olan “Ehl-i
Beyt” nesli, Oniki İmâm yoluyla devam ediyordu.
Zamanın “Ehl-i Beyt” imâmlarına halkın sevgisi,
saygısı ve itaati hiç eksilmemiş daha da artmış
idi. Bu nedenle; halkın Oniki İmâm’a olan sevgi,
saygı ve itaatini gören Abbâsî halîfeleri; oturdukları
makamların her an ellerinden gideceği endişesiyle,
her biri zamanın “Ehl-i Beyt” imâmını hiç yanlarından
ayırmamış, daima göz hapsinde tutmuş, bazen
dost gözükmüş ve bazen de gizli gizli düşmanlık
yapmaktan çekinmemişlerdir.
Ve sonunda Abbâsî halîfeleri de; kendi zamanlarında
yaşayan “Ehl-i Beyt” imâmlarının çoğunu zehirleterek
şehit ettirmişlerdir.
|
|
|
|
|