Hz.İmâm
Aliyy’ün Nakî, Hicret’in 214. yılında Recep
ayının 2. gününde, Medine’ye üç mil mesafede
bulunan ve Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım tarafından
kurulmuş olan Suryâ köyünde dünyaya gelmişlerdir.
Hz.İmâm Aliyy’ün Nakî’nin babaları, Hz.İmâm
Muhammed’ül Takiyy’ül Cevâd, anneleri Seyyide
Ümm’ül-Fazl diye anılan Semânet’ül-Magrıbiyye’dir.
Babaları Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd’ın, Hak’ka
vuslat ettiklerinde 7 yaşlarında idi.
Hz.İmâm’ın künyeleri “Ebül-Hasan”dır; “Ebül-Hasan-ı
Sâlis” diye anılırlardı. Lâkapları “Nâsıh,
Fettâh, Tayyib, Murtaza, Âlim, Fakıyh, Emin,
Mü’temen, Necip, Mütevekkil, Askeri, Hâdi”
ve “Nakî”dir. Hz.İmâm Aliyy’ün Nakî’nin, soyları,
Hz.İmâm Hasan’ül Askerî’den yürümüştür.
Hz.İmâm Muhammed’ül Takiyy’il Cevâd’ın şehâdetlerinden
sonra “Ehl-i Beyt” Şîası ittifakla, oğulları
Aliyy’ün Nakî’il Hâdi’nin, imâmetini kabul
etmişlerdir. Hz.İmâm Aliyy’ün Nakî’nin imâmetini
kabul edenler, ona uyanlar, onu Resûlullah’ın
oğlu ve vârisi tanıyıp hakkında saygı gösterenler,
Medine Vâlisi Abdullah bin Muhammed-i Hâşimi’nin,
dikkatini çekmişti. Medine Vâlisi, hilâfet
merkezince hatırının biraz daha sayılması,
nüfûzunun biraz daha artması, dileklerinin
öncelikle kabul edilmesi düşünceleriyle, durumu
Halîfe Mütevekkil’e bildirmiş ve yazdığı yazıda;
“Mekke’yle Medine sana gerekse, Ali’yi burdan
aldır” demişti.
Medine Vâlisinin yazısı üzerine Halîfe Mütevekkil;
Yahyâ bin Herseme’yi, Hz.İmâm Aliyy’ün Nakî’den
habersiz evini basmak, evinde neler olduğunu
anlamak üzere, kimseye duyurmadan Medine’ye
gönderdi. Yahyâ bin Herseme, Medine’ye varır
varmaz geceleyin adamlarıyla Hz.İmâm Aliyy’ün
Nakî’nin evini bastı. Çoluk-çocuk korkup feryâda
başlayınca Yahyâ bin Herseme; “Korkulacak
birşey olmadığını, yalnız aldığı emre göre
bir arama yapacağını” söyleyip ev halkını
yatıştırdı. Hz.İmâm Aliyy’ün Nakî’nin de yardımıyla
evi aradı ve evde Kur’ân nüshalarından, duâ
kitaplarından başka bir şey bulamadı. Yahyâ
bin Herseme, işi bir mektupla halîfe’ye bildirdi.
Mütevekkil, Hz.İmâm Aliyy’ün Nakî’yi devamlı
göz altında bulundurmak için, Irak’a çağırdı.
Halîfe Mütevekkil Hz.İmâm Aliyy’ün Nakî’ye
gönderdiği mektupta;
“Ali oğullarının, Abbas oğullarıyla yakınlıklarından
söz ediyor, kendilerine karşı dâima saygı
duyduğunu bildiriyor, gelirse pek memnun olacağını,
Medine Vâlisini kötü ve yalan haber vermesi
yüzünden azlettiğini, yerine Muhammed bin
Fazl’ı tâyin ettiğini haber veriyor, gelmeleri
için istihârede bulunmalarını, karar verirlerse
Yahyâ bin Herseme ile yola çıkmalarını ricâ
ediyordu.”
Hz.İmâm Aliyy’ün Nakî, görünüşte pek saygılı
olan bu mektuptaki isteğe uymazlarsa, zorla
götürüleceklerini anlamışlardı. Yol hazırlıklarını
tamamlayıp, aynı yılda çoluk-çocuklarıyla
Irak’a hareket ettiler.
Yahyâ bin Herseme diyor ki:
“Bağdat’a vardığımız zaman, önce Vâli İshak
bin İbrahim’in yanına gittim. Bana; «Yahyâ»
dedi. «Sen Mütevekkil’i tanırsın. Bu getirdiğin
kişi Peygamber’in oğludur. Mütevekkil’i, onu
öldürtmeye kışkırtırsan bil ki düşmanın, Resûlullah
olacaktır.» Ben; «Vallâhi» dedim; «Ondan iyilikten
başka bir şey görmedim; böyle bir şeyi yapmama
imkân yok.» Derken Sâmırâ’ya gittim, mahiyetinde
bulunduğum Türk kumandanı Vasif’in yanına
vardım. O da bana hemen hemen aynı sözleri
söyledi, onu da yatıştırdım; fakat ikisininde
aynı fikirde oluşları beni şaşırttı.
Hz.İmâm Aliyy’ün Nakî’yi Bağdat’ta büyük bir
törenle karşıladılar; fakat kendilerini konaklamak
için bir yer hazırlanmamıştı. Hz.İmâm’ı Sâmırâ’da
«Yoksullar hanı» denen bir hana indirdiler.
Bu Hz.İmâm’a gösterilen ilk saygısızlıktı
ve âdeta da ilk ihtardı. Sonradan kendilerine
hazırlanan yere yerleştirildiler. Bir zaman
sonra Mütevekkil’in, Hz.İmâm’ı ziyarete gitmesi
gerekirken, bir adam gönderip görüşmek istediğini
bildirdi. Hz.İmâm, Mütevekkil’in sarayına
gittiler. Namaz vaktiydi, Hz.İmâm namaz vaktini
geçirmemek için hemen namaza durdular. Halîfenin
yanında bulunanlardan biri, halîfenin gözüne
girmek için, Hz.İmâm’a; «Ne vakte dek bu mürâiliğe
devam edeceksiniz?» demek cüretinde bulundu.
Hz.İmâm Aliyy’ün Nakî namazlarını bitirir
bitirmez o adama dönüp; «Bu söylediğin söz
yalansa Allah seni kökünden kessin» buyurdular.
Hz.İmâm’ın sözü tamamlanır tamamlanmaz o adam,
olduğu yere yıkıldı; ölüp gitti. Bu da «Ehl-i
Beyt» düşmanlarına Hz.İmâm’ın ilk ihtârıydı;
dilden dile de günlerce söylenip durdu.”
Hz.İmâm Aliyy’ün Nakî, Sâmırâ’da kendilerine
ayrılan evde ibâdetle meşgul oluyorlar, ziyaretlerine
gelenlerin, sorularını cevaplandırıyorlar,
Mütevekkil’le pek görüşmüyorlardı. Halîfe
Mütevekkil, şaraba, zevke pek düşkündü. Mütevekkil,
Hz.İmâm Aliyy’ün Nakî’yi meclisinde kendisine
nedîm etmeyi, bunu halka duyurup kadrini,
hâşâ küçültmeyi kurmuştu.
Bir gece yarısı, sarhoşken Hz.İmâm’ı sarayına
çağırttı. Hz.İmâm gelince, kendisini ağırladı,
yanına oturttu; kadehi doldurup Hz.İmâm’a
sundu. Hz.İmâm sunulan kadehi almadı ve içmedi.
Bu hareket karşısında, meclistekiler, donup
kaldılar. Mütevekkil şarap kadehini dikip
küstahça; “Öyleyse” dedi; “Bir şiir oku.”
Hz.İmâm; “Şiir de rivâyetim az” buyurdular.
Mütevekkil aşırı ısrarda bulununca şu beyitleri
inşâd buyurdular:
“İnsanlar,
korunmak için dağ tepelerine tırmandılar;
Yiğit kişilerdi ama o tepeler fayda etmedi
onlara, yenildiler.
Yüceldiler,
sonra düşürüldüler; çukurlara yerleştiler;
Ne de kötü yerlerdi onlara, yerleştikleri
yerler.
Gömülüp
gittiler; sonra da bir feryâd eden ardlarından
bağırdı;
Nerde bilezikler, nerde taht-taç, nerde süsler-püsler?
Ne
oldu o nâz-ü naîmle beslenen, bezenen yüzler;
Hani vaktiyle nâzlarla, nîmetlerle perdelenirdi
o yüzler?
Kabir,
bu soruya açık-seçik cevap veriyor da diyor
ki;
Şimdi o yüzlerde kurtlar oynaşmada, kurtlara
yem olmuş o yüzler.
Nice
zamandır, yediler-içtiler, geçindiler;
Şimdi ise dünyâ onları yer-içer.
Nice
zaman evlerde barındılar; oturup esenleştiler;
Şimdi ise evlerinden de ayrıldılar; ehilden-ayâlden
de; geçip gittiler.
Bunca
zaman hazineler yığdılar, mallar biriktirdiler;
Derken mallarını-mülklerini düşmanlarına dağıttılar,
bittiler.
Evleri
bomboş, içindekiler ise;
Mezarlarında yatıyorlar; göçtüler, göçtüler.”
Mütevekkil bu şiiri dinleyince, sarhoşlukla
şarap kadehini yere fırlatıp şiddetle ağlamaya
koyuldu; meclistekiler de ağlıyorlardı. Zevk
meclisi, yas toplantısına dönmüştü. Mütevvekil,
Hz.İmâm Aliyy’ün Nakî’den özürler diledi;
Hz.İmâm’da kalkıp meclisi terkettiler.
Halîfe Mütevekkil bir gün maiyetiyle bir yere
gidiyordu; Hz.İmâm Aliyy’ün Nakî’de bu alaya
katılmıştı. Halîfenin aklına esti; “Ordu kumandaları
da dahil olmak üzere, herkesin yaya gitmesini”
emretti. Bu emir, Hz.İmâm’ı da yaya yürütmek,
herkese onun da emrine uyduğunu göstermek
içindi. Herkes bineğinden indi, Hz.İmâm da
indiler. Hava pek sıcaktı; Hz.İmâm yürürlerken
terliyorlar, zahmet çekiyorlardı.
Halîfe Mütevekkil’in hâciblerinden Zerâfe’nin,
Hz.İmâm Aliyy’ün Nakî’ye inancı vardı, fakat
bunu gizliyordu. Zerâfe diyor ki; “Koşup yanlarına
gittim; «Seyyidim, bu azgınların yaptıklarına
çok üzülüyorum»” dedim ve ellerini tuttum.
Hz.İmâm Aliyy’ün Nakî bana dayandılar da;
“Yâ Zerâfe” dediler; “Allah katında, Sâlih’in
devesi benden üstün değil.”
Alay dağıldıktan sonra Hz.İmâm’ı bir bineğe
bindirip evlerine götürdüm, ben de evime gittim.
Yemek zamanıydı yemeğimizi yerken Hz.İmâm
Aliyy’ün Nakî’nin sözlerini oğluma naklettim.
Oğlum Müeddeb, bu sözü duyunca, elini yemekten
çekti ve Allah için şöyle dedi:
“Bu sözü duydun mu?”
Ben; “Vallâhi duydum” dedim; “Böyle söylediler.”
Oğlum Müeddeb:
“Öyleyse” dedi; “Mütevekkil’in üç günlük ömrü
kaldı, üç gün sonra helâk olacak; bir olay
çıkmadan malını-mülkünü korumaya bak.”
Ben;“Nerden bildin bunu” dedim.
Oğlum Müeddeb:
“Kur’ân okumadın mı?” dedi; “Kur’ân-ı Kerîm’de
devenin öldürülmesi, anlatıldıktan sonra;
«Yurtlarınızda üç gün oturun; bu bir vaaddir
ki yalanlanamaz» (Hûd 65. Âyet) buyuruluyor.
Hz.İmâm Aliyy’ün Nakî’nin sözleri mutlaka
yerine gelecektir.”
Zerâfe diyor ki:
“Gerçekten de bu sözü söylediklerinden üçgün
sonra Muntasar ayaklandı. Türk kumandanı Boğa
ve kumandan Vasif Türk askerleriyle, Halîfe
Mütevekkil’in sarayına hücum ettiler; kendisini
paramparça edip yere serdiler. Hz.İmâm Aliyy’ün
Nakî’ye; «Oğlumun sözünü» söyledim; Hz.İmâm;
«Doğru demiş» ve «Daralınca, atalarımızdan
bize miras kalan kalelerin, silahların, kalkanların
en sağlamı bulunan; zulme uğrayanın, zulmedene
okuyacağı duâyı okudum» buyurmuşlardır.”
Hz.İmâm Muhammed Taki, Abbas oğullarından
El-Mu’tasım zamanında şehâdete ermişlerdi.
Hz.İmâm Aliyy’ün Nakî, Mu’tasım, Vâsık, Mütevekkil,
Muntasar, Mustaîn ve Mu’tezz’in halîfelikleri
devrinde yaşamışlardır. Bu bakımdan bu devirlere
ve devirlerini temsil eden bu halîfelere dâir
kısa, fakat özlü bir bakış gerekiyor.
Önce şunu söyleyelim ki; Emevi halîfeleri
açıktan açığa dînin aleyhinde bulunmaktan
çekinmiyorlardı. Onlar da yalan hadîs uyduranları
koruyorlar, onlar da icâb edince dînî bir
kisveye bürünüyorlardı; fakat zamanlarında;
Felsefe, Kelâm, Ricâl bilgileri tam anlamıyla
tekemmül etmemişti; çeşitli fırkalar, henüz
ilmi tartışmalara girişmemişlerdi.
Ümeyye oğulları iktidarı; Hâşimi-Emevi rekabetini,
Arap milliyetçiliği siyâsetine çevirmişlerdi.
İnsanları yaratılış bakımından eşit sayan,
inananları kardeş kabul eden; ırk, milliyet,
renk, dil, soy-boy ayırımını kaldıran, yaşayışta,
mal ve ganîmet bölümünde, hukukta, tam bir
eşitlik esasına dayanan İslâm iktidarı; onların
zamanında bir Arap saltanatı, bir soylular
iktidarı haline gelmiş, halk; şerefliler,
horlananlar, yaşayanlar ve sürünenler sınıflarına
ayrılmıştı.
Siyâset hayatına “Ehl-i Beyt’in” intikamını
almak üzere atılan Abbas oğullarına; Hor görülen
toplum, Arap olmayanlar yardımcı olmuştu.
Bu yüzden Abbas oğulları ilk zamanlarında,
Arap milliyetçiliğinin tam aleyhinde hareket
etmişlerdi.
Abbas oğulları, Hâşimilerdendi; fakat en büyük
rakipleri, Hâşimilerden Ali evlâdıydı. Ümeyye
oğullarının yıkımıyla, Ali evlâdının kıyâmı
bitmemişti . Şiâ’nın ezici çoğunluğu, onlara
bağlıydı; Abbas oğulları taraftarları, usülü
tedvin ve tesbit edilmiş bir mezhebe sahip
değillerdi. Bu yüzden Abbas oğulları, bazı
kere Ali evlâdına taraftar görünmek, bazı
kere çeşitli düzenlerle onların en üstün mümessillerini
yok etmek, bazı kere Şîa’nın aleyhindeki mezheplere
sarılmak yolunu tutmuşlardı. Hz.İmâm Cafer’üs
Sâdık’a karşı Halîfe Mansûr’un, Hz.İmâm Mûsâ-i
Kâzım’a karşı Halîfe Hârun’ür-Reşîd’in hareketleri
bu yoldaydı.
Kendilerini Resûlullah’ın halîfeleri sayan,
Mü’minler emiri tanıyan, zavallı halkı da
buna inandırmaya zorlayan, inanmayanların
seslerini, nefeslerini yok eden, Ul’ül-emr
(Emre uymak) kisvesine bürünüp, kendilerine
baş kaldıranların başlarını ezen, bunu ilâhi
bir emir tanıtan Abbas oğulları; Zulümde,
israfta, sefâhatta Ümeyye oğullarını kat kat
geçmişlerdi. Halbuki emre uymak konusunda
Allah Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurmaktadır:
“
Ey inananlar, Allah’a, Peygamber’e ve
içinizden emredecek kudret ve liyâkata sahîb
olanlara itâat edin. Allah’a ve âhiret gününe
inanıyorsanız birşey de ihtilâfa düştünüz
mü o hususta Allah’a ve Peygamber’e mürâcaat
edin; bu hareket, hem hayırlıdır hem de sonu
pek güzeldir.” (Nisâ 59.âyet)
Ümeyye oğulları, bir tek yolun yolcusuydular;
o da “Ehl-i Beyt” düşmanlığı. Abbas oğulları
ise zamana göre yol değiştiriyorlardı. Bu
devirlerde halk sürünüyordu; yiyecek bulamayan
insanlar ölü eti yemekten çekinmeyecek bir
haldeydiler; fakat sarayda sefâhat sürüyordu.
Bu sefâhatı, halktan gelen zekâtlarla, ganimetlerle
sürdürüyorlardı.
Bu ortamda bir tarafta; Basra’da ve diğer
bazı yerlerde ayaklanmalar, isyânlar, boğuşma,
zulüm, ölüm, zindanlarda açlıkla-susuzlukla
öldürülenler ve sürünen, aç kalan, midesini
kemiren insanlar bulunmaktaydı. Diğer tarafta;
Mü’minler emiri adına hutbeler Ul’ül-emre
itâat fetvâları ve halîfe. Bunların hepsi
vardı; fakat asıl İslâm; İslâm’ın sâf, temiz,
tarafsız, eşit adâleti bu yok olup gitmişti;
hatta tarih sayfalarından bile yok edilmek
isteniyordu bu.
Abbas oğullarının sekizinci halîfesi olan
ve 8 yıl hilâfet süren Hârun oğlu Mu’tasım
İbrahim Muhammed, Hicri 227. yılında ölmüş,
yerine oğlu El-Vâsık Hârun geçmişti. Ölümünde
sekizbin altını, oniki milyon dirhemi, sekiz
oğlu ve sekiz kızı kalan Mu’tasım’ın zamanında
bazı isyânlar olmuş, aleyhine kıyâm eden kardeşinin
oğlu Abbas, onun hapsinde can vermişti. Mu’tasım
korkunç, kan dökücü bir adamdı.
Mu’tasım’ın yerine geçen oğlu Vâsık da 5 yıl
hilâfet tahtında oturduktan sonra Hicri 232.
yılında öldü ve yerine kardeşi Mu’tasım’ın
oğlu El-Mütevekkil Ca’fer geçti. Bu kişi,
tam bir zevke düşkün, şehvete tutsak, müsrif
ve sadist bir çılgındı. Yaptırmış olduğu saraylarına
milyonlarca dirhem harcanmıştı.
Kardeşi Vâsık’ın ölümünden sonra onun yerine
geçen ve o anda zindanda olan Mütevekkil,
hilâfet makamına oturur oturmaz ilk işi; kendisini
bu makama getiren Vezir Abdülmelik’i öldürtmek
olmuştu. Mütevekkil’in hareketleri, içki meclislerinde
yanında sakladığı akrepleri koyuvermek, husûsi
bir yerde beslettiği Arslanları, Kaplanları,
meclise saldırtmak, meclistekilerin korkup
kaçışmalarından zevk alıp kahkahalarla gülmek
de âdetlerinden biriydi.
Halîfe Mütevekkil, hattâ bir kere Hz.İmâm
Aliyy’ün Naki’yi de, bu hayvanların bulunduğu
yere göndermiş; fakat hayvanlar, Hz.İmâm’ın
çevresinde diz çöküp hayran hayran mübârek
yüzlerine bakmaya başlayınca hemen Hz.İmâm’ı
oradan çıkartmış ve bunu görenlere; “Kimseye
söylemeyeceklerini” şiddetle tenbih etmişti.
Halîfe Mütevekkil Hicri 247. yılında, kendilerine
kötü muâmelede bulunduğu Türk kumandanı Küçük
Boğa ve Vasîf tarafından gece yarısında paramparça
edilerek öldürüldü.
Mütevekkil’in yerine geçen oğlu El-Muntasar,
bir yıl sonra Türkler tarafından hilâfetten
düşürüldü ve zehirletilerek öldürüldü. Hicri
248. yılında onun yerine geçen Mustaîn bin
Mu’tasım, Hicri 252.yılında Sâmırâ’da hapsedildi
ve 31 yaşında Mütevekkil’in oğlu Mu’tezz tarafından
öldürüldü;fakat hilâfet makamı Mu’tezz’e de
vefâ etmedi; o da hâcibi Vasîf oğlu Sâlih
tarafından hamamda hapsedildi ve ağzına tuz
doldurulup susuzlukla öldürüldü. Öldürüldüğünde
23 yaşındaydı.
Bütün bu olaylar yaşanırken Hz.İmâm Aliyy’ün
Nakî, son zamanlarına kadar kendilerine başvuran
îman ve irfân susuzlarını aydınlatmışlar,
hiç birisinin sorusunu cevapsız bırakmamışlardır.
Son hastalıklarında, vefâtlarından biraz önce,
Hz.İmâm Aliyy’ün Nakî’nin yakınlarından biri
olan Ebû Duâme kendilerine ziyarete gelmiş,
gideceği sırada Hz.İmâm ona; “Sizin, bizim
boynumuzda hakkınız var; bir hadîs rivâyet
edip o hakkı ödememi, seni sevindirmemi ister
misin?” buyurmuşlardı.
Karşısındaki kişiden bu soruya; “Böyle bir
hadîs duymayı ne kadar da isterim” cevâbını
alınca, Hz.İmâm Aliyy’ün Nakî buyurdular:
“Babam Muhammed bin Ali, babası Aliyy’ür Rızâ’dan,
O babası Mûsâ bin Cafer’den, O babası Cafer’üs
Sâdık’tan, O babası Muhammed’ül Bâkır’dan,
O babası Ali bin Hüseyin’den, O babası Ali
bin Ebû Tâlib’den, rivâyet etmiştir; Resûlullah
bana; «Yaz» buyurdular diyor. Hz.Ali; «Ne
yazayım yâ Resûlullah» dedim. Hz.Resûlullah;«Yaz»
buyurdular ve dediler ki;«Rahmân ve Rahîm
olan Allah adıyla. Îman kalbleri pekiştiren,
yapılan işleri, ibâdetleri, gerçekleştiren
şeydir; İslâmsa, dille söylenen ve nikâhı,
evlenmeyi helâl eden şey.»”
Hz.İmâm Aliyy’ün Nakî:
“Bu hadîs Resûlullah’tan Atam Ali’ye yazdırdıkları
hadîstir ve biz o yazılı hadîsi birbirimize
armağan olarak bıraka gelmişizdir” buyurmuşlardır.
Hz.İmâm Aliyy’ün Nakî’il Hâdi, Hicret’in 254.
yılı (Milâdi 868) Recep ayının 3. gününde
zehirlettirilerek şehit edilmiştir. İktidardaki
Halîfe Mu’temid tarafından zehirlettirildiği
meşhur rivâyettir. Diğer bir rivâyette; Hz.İmâm’ı,
Mu’tezz’in zehirlettirdiği, yahut onun emriyle
halîfe Mu’temid tarafından, zehirlettirildiği
söylenmektedir.
Hz.İmâm Aliyy’ün Nakî, yıkanıp tekfîn ve techîzlerinden
sonra, evde cenaze namazlarını oğulları Hz.İmâm
Hasan’ül Askerî kılmışlar, sonra cenaze kalabalık
bir cemâatla şehirde gezdirilmiş ve daha sonra
defnedilmiştir.
Hz.İmâm Aliyy’ün Nakî, Hak’ka kavuştuklarında
40 yaşlarında idi. Türbesi, Samarra-Bağdat’tadır.
Kendilerinden sonra imâmet, oğlu Hz.İmâm Hasan’ül
Askerî’ye intikal etmiştir.
En doğrusunu Allah bilir.
Hz.İmâm Ali Nakî birçok eser bırakmıştır.
Bunlar üç kitap halinde toplanmıştır.
1. Cebir ve tevfiz ehline yazdığı risâle,
2. Kadılar kadısı Yahyâ’nın sorularına vermiş
olduğu cevaplar,
3. Dînî ve şer’î hükümlere dâir sözleri.
Bu kitaplar bugün de rahatça istifade edilebilen
büyük eserlerdir.
Her biri çok kıymetli nasîhatlar ihtivâ eden
ve insanlığa ışık tutan bu sözlerden bazıları:
Asıl yoksulluk, nefs kötülüğüdür;
şiddetli bir ümitsizliktir.Bir insanın biri hakkında kötü
zanda bulunması; onda bir kötülük olduğunu
gerçek olarak bilmedikçe, haramdır. Aynı şekilde
bir kimsenin hayırlı olduğunu gerçek olarak
bilmedikçe; onun hakkında hayırlı olduğu kanâatine
varmak da, aynı şekilde doğru değildir.Dünya bir pazar yeri gibidir.
Bir kısım insanlar o pazarda kâr ederlerken,
bir kısım insanlar da ziyana uğrarlar.İlim ve hikmet; tabîatı bozuk
kişilerin gönüllerinde durmaz. Hayır yapan
bir kişi, hayırdan daha hayırlıdır. Güzel
sözü söyleyen, güzelden daha güzeldir. Âlim
olan ilimden daha üstündür. Şer işleyen ise
şerden de daha kötüdür.Nefsi kendisine ihânet eden kişinin
şerrinden emin ol.