SEKİZİNCİ İMAM HZ. İMAM ALİYY'ÜR RIZA'NIN HAYATI
Hz.İmâm
Aliyy’ür Rızâ, Hicret’in 150. yılında Zilkade
ayının 11. gününde Medine-i Münevvere’de dünyaya
gelmişlerdir. Babaları Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım,
valideleri Tâhire hatundur.
Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’nın künyeleri “Ebû’l-Hasan”dır.
Lâkapları “Rızâ, Sâbir, Radıyy, Zekiyy” ve
“Veliyy”dir. En meşhur lâkapları “Rızâ”dır.
Allah-ü Taâlâ’ya ve Peygamberine râzı olduklarından,
herkesin râzılığını kazandıklarından dolayı,
bu lâkapla anılmışlardır.
Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’nın 4 erkek 1 kız olmak
üzere 5 evlâdı olmuştur. Soyları Hz.İmâm Muhammed’ül
Takiyy’ül Cevâd’tan yürümüştür. Hz.İmâm Aliyy’ür
Rızâ, babaları Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’ın Hak’ka
kavuştuklarında, 31 yaşındaydı.
Hz.İmâm Mûsâ-i Kazım’ın ashâbından Muhammed
bin İshak, Hz.İmâm’a;
“Dînimin esaslarını kimden öğreneyim, bana
uyacağım kişiyi bildirmez misin?” dedim.
Hz.İmâm:
“Oğlum Ali’dir” buyurdular.
Esasen Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’da, kendilerinden
sonra oğlu Aliyy’ür Rızâ’nın, imâm olacağını
birçok vesilelerle ve birçok defa söylemişlerdi.
Bir gün Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım, ashâbının ileri
gelenlerini toplamış, onlara;
“Biliyor musunuz, sizi niye çağırdım” buyurmuştur.
“Bilmiyoruz” demeleri üzerine, oğlu Aliyy’ür
Rızâ’yı göstererek;
“Bu oğlum vasîymdir; benden sonra yerime o
geçecek, halîfem o dur. Kime borcum var ise
o ödeyecektir.” buyurmuşlardır.
Bir gün de evlâdına, Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’yı
göstererek;
“Bu oğlum” buyurmuşlardır; “Âl-i Muhammed’in
bilginidir.”
Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım, babaları Hz.İmâm Cafer’üs
Sâdık’ın kendilerine;
“Âl-i Muhammed’in bilgini senin sulbünde;
O Emîr’ül-mü’minîn adaşıdır, keşke onun zamanına
erişebilsem” diye buyurduklarını, rivâyet
ederler.
İbrahim bin Abbas’is-Savli der ki:
“Hiç kimseyi görmedim ki Hz.İmâm Rızâ’ya bir
soru sorsun da cevâbını almasın, ondan bilgin
bir kimseye rastlamadım. Me’mûn, ona her hususa
ait sorular sorar, adeta onu imtihana çeker,
fakat her sorusunun da cevâbını alırdı. Ondan
üstün bir kimseyi ne gördüm, ne işittim. Sözleriyle,
hareketleriyle hiçbir kimseyi incitmemiştir.
Söyleyeni, sözü bitinceye kadar dinler, kimsenin
sözünü kesmezdi. İhtiyacı olup da kendisine
baş vuran mahrum dönmezdi.
Hiç kimsenin yanında, ayağını uzattığı görülmemiştir.
Hizmet edenlerine bile kötü söz söylediği,
kötü muamelede bulunduğu olmazdı. Yemeklerini
kendisine hizmet edenlerle yer, seyisini bile
sofrasına oturturdu. Sadakası pek boldu. İhtiyaç
sahiplerine, muhtaç oldukları şeyleri geceleyin
gizlice kendisi götürür, kim olduğunu bildirmeden
verir, dönerdi. Her ayın üç günü oruç tutardı.
Gece namazını pek bırakmazdı. Gece uykusu
pek azdı.”
Hârun’ür-Reşid, Hicri 193. yılında 44 yaşında
öldü. 23 yıl hükümdarlık etmişti. Zamanı,
İslâm tarihinin ilim, fen, sanat ve edebiyat
bakımından en ileri devri olmakla beraber;
zulüm, kahır, sefâhat ve sefâlet bakımından
da en karanlık devriydi.
Hârun’ür-Reşid’in ölümünden sonra oğlu Emin
saltanat tahtına oturdu. Hârun’ür-Reşid, Emin’i
velîahd yapmış, ondan sonra da kardeşi Me’mûn’un,
hükümdar olmasını kararlaştırmıştı. Emin,
hükümdar olunca kardeşi Me’mûn’u velîahdlıktan
azletti. Çünkü saltanatı oğlu Abdullah’a bırakmak
istiyordu. Emin bu konuda kendisine engel
olmak isteyen kimseyi dinlemedi ve kardeşi
Me’mûn’u ortadan kaldırmak için, ordusunu
üzerine gönderdi, fakat ordusu bozuldu ve
kendisi Hicri 198. yılında öldürüldü. Başı,
kardeşi Me’mûn’a gönderildi.
Rivâyete göre Me’mûn, kardeşi Emin’le savaşırken
ona üst olursa, halîfeliği Hz.Ebû Tâlib soyundan
en üstün birisine vermeyi adamıştı ve bu konuda
şöyle söylediğini bildirirler:
“Yeryüzünde Hz.İmâm Rızâ’dan daha üstün birini
bilmiyorum.”
Halîfe Me’mûn kardeşi ile olan savaşı kazandıktan
sonra, Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’ya bir mektup
göndererek, hilâfeti kendilerine terk edeceğini
bildirdi. Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ birçok sebepler
ileri sürerek bu teklifi kabul etmediler.
Me’mûn, Medine Vâlisine bir mektup gönderek
Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’yı, Kûfe ve Kum yoluyla
değil de Basra ve Ehvaz yoluyla, Merv’e göndermesini
emretmişti.
Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ, Hicret’in 201. yılında
Mekke’den hareket ettiler. Hz.İmâm Nişabur’a
gelince şehrin büyükleri onları karşıladılar.
Bilginler nöbetle Hz.İmâm’ın bineklerinin
yularını ellerine alıyorlar, halk her yandan
bu muhteşem alayı karşılıyordu. Ertesi gün
hareket ettikleri sırada Horasan’ın ünlü bilginlerinden
birkaçı, Hz.İmâm’ın katırlarının yularını
tutup and vererek, bir hadîs rivâyet etmelerini
istediler.
Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ, mahâfilden başlarını
çıkarıp şu hadîsi beyân buyurdular:
“Babam Mûsâ bin Cafer-il Kâzım bana dedi ki;
babam Cafer’üs Sâdık buyurdu; babam Muhammed’ül-Bâkır
bana; babam Ali bin Hüseyin Zeynel Âbidin
söyledi dedi. O da, babam Hüseyin bin Aliyy’iş
şehit bana; babam Emîr’ül-mü’minin Ali bin
Ebû Tâlib dedi ki, buyurdu; kardeşim ve amcamın
oğlu Abdullah oğlu Muhammed buyurdular ki;
bana Cebrâil söyledi; O da noksan sıfatlardan
münezzeh ulu Allah’tan duydum, buyurdu ki;
«Allah’tan başka yoktur tapacak (Lâ ilâhe
ill’Allah). Bunlar benim “Ehl-i Beyt’im”dir.
Kim “Ehl-i Beyt’ime” dahil oldu ise azâbımdan
emindir»”
Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ bu hadîs-i şerifi, altın
zincirle yani “Ehl-i Beyt” yoluyla Allah-ü
Taâlâdan, Cebrâil vasıtasıyla Hz.Peygamber’e;
ondan, babadan oğula hep imâmlar yoluyla gelen
bu hadîs-i kudsîyi buyurmuşlar ve hadîs’e
şu sözleri eklemişlerdi: “Fakat şartlarıyla;
bende onun şartlarındanım.” Bu sûretle imâmetin
dindeki yerini bildirmişlerdi.
Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ, gideceği yere varınca
kendilerini o günkü halîfe Me’mûn, veziri,
bilginler, seyyidler ve Abbas oğulları soyuna
mensub olanlar karşıladılar. Hz.İmâm, Me’mûn
ve veziri ile saraya vardılar.
Birkaç gün sonra hilâfet meselesi konuşulmaya
başlandı. Me'mûn, hilâfeti Hz.İmâm Aliyy’ür
Rızâ'ya vermek istiyordu. Hz.İmâm, bunu kabul
buyurmadılar, hatta halka duyurulmamasını
istediler. Bunun üzerine Me’mûn, velîahdlığı
kabul buyurmalarını istedi ve bu hususta hiçbir
özrünün kabul edilmeyeceğini bildirdi.
Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ, bu zorlama üzerine
memleket işlerine karışmamak, hiçbir sûretle
bir işe dair emir vermemek, hiçbir kimseyi
bir vazifeye tayîn etmemek ve vazifeden azletmemek
şartlarıyla velîahdlığı kabul buyurdular.
Bu husustaki görüşüp, konuşma birkaç hafta
sürmüştür.
Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ, bu iş için;
“Allah’ın benim ve sizin hakkınızda yapacağını,
iradesinin ne olduğunu bilmem, hüküm ancak
Allah’ındır” buyurmuşlardı.
Halîfe Me’mûn, bu velîahdlığı bir fermânla
tesbit ettirdi. Hicri 201. yılında yazılan
bu fermâna Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ, şu cümleleri
yazıp imzalarını attılar:
“Rahmân ve Rahîm olan Allah adıyla dilediğini
yapan Allah’a hamdolsun; hükmünü değiştiren,
takdirini reddeden yoktur. O gözlerde gizlenen
kötülükleri gönüllerde örtülü olan işleri
bilir. Selâvat, Peygamberlerin sonuncusu olan
Peygamberi Muhammed'e ve onun tertemiz soyuna.”
Yazılan fermân, bütün ileri gelenler tarafından
imzalandı. Me’mûn, bütün ileri gelenlere,
Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’ya velîahd sıfatıyla
bey’at etmelerini emretti. İlk bey’at eden,
Me’mûn’un oğlu Abbas’tı. Ardından bütün devlet
erkânı, Abbas oğullarının belirli kişileri,
Horasan halkı, Hz.İmâm’a bey’at etti. Hicri
202. yılında halîfe Me’mûn, Hz.İmâm Aliyy’ür
Rızâ’ya; “Halka bayram namazını kıldırmasını”
ricâ etti. Hz.İmâm’ın özür dilemesine karşılık
ricâlarını sürdürdü.
Bunun üzerine Hz.İmâm:
“Öyleyse” buyurdular;“Ceddim Resûlullah’ın
sünnetine uyacağım.”
Me’mûn da, herkes de, namaza nasıl gidilecek,
namaz nasıl kılınacak merak içindeydi. Emevilerin,
Abbas oğullarının zamanlarında, halîfelerin
namaza gidişleri bir debdebe, bir tantana,
bir ululuk göstergesiydi. Halîfe, altınlarla
mücevherlerle süslü bineğine biner, en yeni
en ihtişamlı elbisesini giyer ziynetlere gark
olup çıkardı. Hademi-Haşemi de aynı tarzda
kendilerini halka gösterirlerdi.
Halîfe Me’mûn, bayram namazını kıldırması
için hususi bineğini Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’nın
bulunduğu dairenin kapısına, kullarla-kölelerle
göndermişti. Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ, bayram
sabahı evden çıktılar. Üzerlerinde beyaz bir
pamuk gömlek, başlarında sarık vardı. Ayakları
yalındı, ellerinde de bir asâ vardı. Ashâbı
ve yakınları da bu tarzda giyinmişlerdi. Biraz
yürüyüp durdular ve “Allâh-ü Ekber” diye tekbir
getirdiler. Tekbir sesini duyan herkes, bir
ağızdan tekbir getirdi. Me’mûn’un adamları,
Hz.İmâm’ı bu halde görünce, onlarda bineklerinden
indiler, ayakkabılarını çıkardılar, yalın
ayak yürümeye koyuldular. Hz.İmâm, bir müddet
namaz-gâha doğru yürüyorlar sonra durup tekbir
getiriyorlardı. Her yandan gelip toplanan
halk da bir ağızdan tekbir getiriyordu. Herkes
ağlamaktaydı ve heyecan içindeydi. Âdeta bütün
şehir Hz.İmâm’la beraber yürümekte, Hz.İmâm’la
beraber tekbir getirmekteydi.
Vezir Fazl, koşup bu hâli Me’mûn’a anlattı;
“Bu böyle giderse ne olacağı bilinmez” dedi.
Halîfe Me’mûn, Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’ya birisini
göndererek;
“Size zahmet verdik, makamınıza dönün, namazı
her vakit kıldıran kişi kıldırsın” buyruğunu
bildirdi. Bunun üzerine Hz.İmâm ayakkabılarını
istedi, giyip makamına döndü. Halk da me’yus
bir hâlde dağıldı.
Hicri 199. yılında Halîfe Me’mûn’un emriyle
adamları çeşitli eyaletleri ele geçiriyor,
buralarda hüküm sürüyorlardı. Bağdat’da da
ayaklanmalar olmuştu. Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’nın
velîahdlık emri Bağdat’a bildirilince, Bağdatlıların
bir kısmı bu emre uydu, bir kısmıysa Abbas
oğullarına bağlılıkları yüzünden bu emri dinlemediler
ve aynı yılın son ayında Me’mûn’u halîfe tanımadıklarını
açıkladılar; yerine amcası Mehdî’nin oğlu
İbrahim’i halîfe tanıyıp ona bey’at ettiler.
Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ, duyduklarını Me’mûn’a
bildirdiler;
“Halk” buyurdular; “Senin hareketlerini, beni
velîahd yapmanı beğenmiyor; Bağdat’da savaş
başladı, bana da öğüt vermek vâcîb oldu, yakınlarından
da memnun değiller.”
Halîfe Me’mûn, Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’nın sözlerine
uyup, Bağdat’a gitmeyi kararlaştırdı. Veziri
de, kargaşalık yatışıncaya kadar Horasan’da
kalınmasına taraftardı; fakat sözünü dinletemedi.
Sonunda Me’mûn, veziri ve Hz.İmâm Aliyy’ür
Rızâ Irak’a yöneldi, birkaç konak aşıldıktan
sonra, Veziri Fazl, bir hamamda üç kişi tarafından
öldürüldü. Vezir Fazl’ı öldürenler tutulup
Me’mûn’un yanına getirilince, halîfe Me’mûn’un
yüzüne karşı; “Senin emrinle öldürdük” dediler.
Me’mûn da onları öldürttü. Bu olay Serahs
şehrinde oldu.
Tûs şehrine yedi konaklık yer kalmıştı ki,
Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ hastalandılar. Tûs’a
varılınca hastalık daha da şiddetlendi. Me’mûn
hergün iki kere gelip Hz.İmâm’ı dolaşıyordu;
kendisi de hastalanmıştı, yahut hastalanmış
görünmek istiyordu.
Rivâyete göre; Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’da, Me’mûn
da yedikleri yemekten hastalanmışlardı. Bu
hadiseden sonra halîfe Me’mûn iyileşmiş, Hz.İmâm
Aliyy’ür Rızâ, zehirli yemeğin tesiriyle iyileşemeyip
Hak’ka kavuşmuşlardır. Bu konuda birçok kaynaklar
da Hz.İmâm’ın, halîfe Me’mûn tarafından, zehirlettirildiklerini
bildirirler.
Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ, Hicret’in 203. yılında
(Milâdi 818) Safer ayının 29. gününde Hak’ka
vuslat etmişlerdir. Hz.İmâm’ın ömürlerinin
müddeti 50 yıldır. Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’nın
kabri, İran’ın Tûs şehrinin Senâbâd köyündedir.
Kendilerinden sonra imâmet, oğlu Hz.İmâm Muhammed’ül
Takiyy’ül Cevâd’a intikal etmiştir.
En doğrusunu Allah bilir.
Akıllı, her insanın dostudur.Bir Müslüman aklı, onda on hûy olmadıkça
tamamlanmaz:
Ondan ancak hayır umulur. Halk onun şerrinden
emindir. Başkasında gördüğü iyi şeyleri büyütür
de kendi yaptığı iyi işleri küçük ve az görür.
Ona biri muhtaç olursa, bundan dolayı bir
kibir duymaz. Ömrünün uzun oluşu, onu devamlı
bir şekilde daha fazla bilgi edinmekten alıkoymaz.
Onun için, Allah için fakirlik, zenginlikten
çok daha kıymetlidir. Allah için fakir düşmek,
yükselmekten daha iyidir. Sabırlıdır. İstediği
şeye saldırmaz. Gördüğü kimse için «Belki
benden daha hayırlıdır» der. Çünkü insanlar
iki kısımdır: Bir kısmı ondan daha hayırlı,
bir kısmı ise ondan daha hayırsızdır, bunu
bilir. «Belki onun hayrı gizlidir de benden
yücedir. Benim ise hayır bildiğim şey kötüdür»
diye düşünür. Kendisinden daha hayırlı bir
kimse ile tanıştı mı, ona büyük saygı gösterirse
kendi derecesi de artar. Hayırlı daha temiz
olur. İyi bir adla anılır. Zamanın ulusu olur.Cenâb-ı Hak mal ziyanı etmeyi
(isrâfı), fazla mal istemeyi ve dedikoduyu
sevmez.Cömert olan, bir yere davet edildi
mi, benim de yemeğimi yesinler diye o davete
gider. Hasis kişi ise sonra benim de yemeğimi
yemek isterler düşüncesiyle, daveti kabul
etmez.Çok namaz kılmak, çok oruç tutmak
ibâdet değildir. İbâdet, Allah’ın yaptıklarını
ve emirlerini çok düşünmektir.Dünyada şunlar yoktur: Hasis insanın
rahatı, hased edici kıskancın, dünyadan zevk
ve lezzet alması, çabuk usananın vefâsı, yalancının
insanlığı.Ecel, isteğin âfetidir. İhsânda bulunmak,
tedbirli insanın kazancıdır. İleri gidiş,
kuvvet sahibinin felâketidir. Hasislik, şerefi
alır götürür. Halkın en ulusu, iyilikte bulunanı;
İyilikte bulunanın yardımına koşanı, yardım
umanın ümidini gerçekleştireni, bir şeyi isteyenin
isteğini yerine getireni, hayatta iken dostlarının,
öldükten sonra da arkasından ağlayanların
çoğalmasını isteyen ve buna göre davranan
kişidir.Her insanın baş düşmanı bilgisizliktir.Her kim yaptıklarının muhasebesini
kendi kendine yaparsa, bundan ancak kârlı
çıkar. Kim bundan gaflet ederse sonunda zarar
görür. Korkan ve çekingen emniyeti bulur.
İbret alan görüş sahibi olur. Görmesini bilen
anlar. Anlayan bilir. Bilgisiz dost, insan
için sıkıntıdır. Malın en kıymetli olanı,
insanın şerefini koruyan maldır. Aklın üstünü,
insanın kendisini olduğu gibi bilmesi tanımasıdır.
Îman sahibi kızdı mı, temkini elden bırakmaz
da hiddeti aşmaz. Râzı oldu mu, bâtıla boyun
eğmez. Gücü yettiği zaman da hakkından fazlasını
almaz.İnsanların hayırlıları şunlardır:
İyilik ettiler mi sevinirler. Kendilerine
karşı işlenen suçu bağışlarlar. Kendilerine
bir şey verildi mi, şükür ederler. Bir felâkete
uğradılar mı sabrederler.İnsanlığı artan kimse herkes
tarafından öğülür. Fakat o buna kıymet vermez.Susmak, hikmet kapılarından bir
kapıdır. Susmak, sevgi kazandırır. Susmak,
her hayırlı işin kılavuzudur.