ALTINCI İMAM HZ. İMAM CAFER'ÜS SADIK'IN HAYATI
Hz.İmâm
Cafer’üs Sâdık, Hicret’in 83. yılında Rebîülevvel
ayının 17. gününde Medine-i Münevvere’de dünyaya
gelmişlerdir. Babaları Hz.İmâm Muhammed’ül
Bâkır, anneleri Ümmü Ferve’dir.
Künyeleri “Ebû Abdullah, Ebû İsmail” ve “Ebû
Mûsâ”dır. Lâkapları “Sâdık”tır.
Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık’ın 7 erkek, 3 kız olmak
üzere 10 evlâtları olmuştur. Kendileri, Hz.İmâm
Muhammed’ül Bâkır’ın Hak’ka kavuşmalarından
önce oğullarını ve “Ehl-i Beyt’i” seven seçkin
kişileri huzûrlarına davet ettiklerini, onlara
Kur’ân-ı Kerîm’in;
“Oğullarım, Allah size bu dini seçti; artık
siz de ancak Müslümanlar olarak ölün” meâlindeki
Bakara 132. âyet-i kerîmesini okuduklarını,
sonra yüzlerini kendilerine döndürüp;
“Ben vefât edince na’şımı yere koy, beni yıka,
Cuma günleri giyindiğim elbisemle kefenle,
kabrime indirince kefenimin bağlarını çöz,
defnimden sonra mezarımı dört parmak miktarı
yükselt” buyurduklarını, sonra huzûrundakilere
dışarı çıkmalarına izin verdiklerini rivâyet
etmişlerdir.
Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık buyururlar ki:
“Baba, vasiyyetlerini yalnızca bana da söyleyebilirdin”
dedim.
Babaları Hz.İmâm Muhammed Bâkır buyurdular
ki:
“Benden sonra işler kimin elinde, hepsinin
bunu bilmesini; dost-düşman, hiç kimsenin
senin imâmetinde bir şüpheye düşmemesini istedim.”
Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık, babaları Hz.İmâm Muhammed’ül
Bâkır’ın vefâtlarında 34 veya 35 yaşlarında
idi. Saltanat makamında Ümeyye oğullarından
Abdülmelik oğlu Hişâm oturuyordu. Hişâm’dan
sonra saltanat tahtına geçen, Abdülmelik oğlu
Yezîd’in oğlu Velid’in hareketleriyse, yalnız
Ümeyye oğullarının aleyhinde bulunanları değil,
Ümeyye oğullarını da aleyhine kışkırtmış,
nihayet öldürülmüştü. Velid’in öldürülmesi,
gerçekte Emevilerin saltanatlarının da sonuydu.
Emeviler, Hz.Ali evlâdına şiddetle karşı durmakla
kalmamışlar, aynı zamanda kudretlerini Arap
milliyetine dayamışlardı. Emeviler, Arap olmayan
Müslümanlara; “Mevâli-Köleler” adını takmışlar,
onları her hususta aşağı görmüşler ve aşağılatmaya,
hatta yok etmeye çalışmışlardı. Irk üstünlüğüne
dayanan bu siyâset; Arap olmayanların, bilhassa
İranlıların, “Ehl-i Beyt” tarafını tutmalarına
sebep olmuştu.
Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık, Ümeyye oğullarının
yıkım devresiyle Abbas oğullarının kuruluş
devresinde, ümmetin imâmetini uhdelerine almışlardı.
Emevi saltanatı bir yandan çeşitli isyânları
yatıştırmaya, bir yandan yer yer aleyhlerine
alevlenen ve Âl-i Muhammed’in öcünü almayı
amaç edinmiş görünen kıyâm yangınlarını söndürmeye,
ayrıca da halkın iktidara karşı hoşnutsuzluğunu
gidermeye uğraşıyordu.
Fakat artık ne iktisadi durumu düzene sokmaya
imkân vardı, ne ırk ayırımını, hatta sathi
olarak telif mümkündü. Zengin zümre asâlet
iddiasına sığınan servet sahipleri, daha da
muktedir bir hâle gelmek için bölünenleri
kışkırtıyorlar; horlanan zümre ise aldanmaya
devam edip duruyordu.
Her yanda kan kokmada, öc alma hırsı canlanmakdaydı.
Aynı zamanda düşünce ve inanç bölünmeleri,
ayrılanları büsbütün ayırmakdaydı.
Bu zıt inançlara, bu inançları benimseyen
zıt zümrelere karşılık; tefsir, fıkıh, hadîs,
kelâm, aynı zamanda ricâli mantık ve cedel,
lûgat, şiir ve edebiyat, tarih, hatta tıp
ve astronomi bilginleri inkişaf etmiş, bu
bilginler de rüsûh sahipleri yetişmişti.
Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık, iktidarın zaafı karşısında
gerçek İslâm’ı yaymak için bir zemin bulmuştu.
Fakat aynı zamanda Mürcie, Kaderiyye, Sûfiyye
inançları karşısında durmak ve bütün bu sınıflara
karşı koymak bu inançlara karşı “Ehl-i Beyt”
mezhebini korumak, gerçek inancı müdâfaa etmek
zorundaydı.
Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık, imâmetleri dolayısıyla
bu vazifeyi gerçekten de ifâ ettiler ve zamanlarındaki
çeşitli inançları temsil eden mezheplere karşı;
“Ehl-i Beyt” mezhebine uyanlara “Caferi” ve
bu mezhebe “Caferiyye” denilmesini sağladılar.
Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık; bilgileriyle, üstünlükleriyle
pek büyük bir ün sahibi olmuşlardı. Mâliki
mezhebinin kurucusu sayılan Mâlik bin Enes;
“Üstünlük, bilgi, ibâdet ve takvâ bakımından,
Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık’tan ileri birisini
ne bir göz görmüştür, ne bir kulak duymuştur,
ne de öyle bir kişi, birinin gönlüne, aklına
gelebilir” demiştir.
Ebû Hanife’ye;
“Fıkıhta en ileri kimi gördün?” diye sorulmuş.
Ebû Hanife’de;
“Cafer bin Muhammed’i gördüm” diye cevap vermiştir.
Zamanındaki ünlü bilgin ve fıkıh âlimleri
Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık’tan faydalanmışlardır.
İnançlarında, hükümlerinde ayrılık olmakla
beraber, tutarları dört bini bulan bilgin,
Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık’tan rivâyette bulunmuş,
hadîs ashâbı çevrelerinde toplanmışlar ve
kendilerinden hadîs rivâyet etmişler, faydalanmışlardır.
Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık; tefsire, kelâma, fıkıha,
fıkıh usûlüne v.s ’ye dair birçok sorulara
cevap vermişlerdir. Hz.İmâm, tefsire ayrıca
büyük bir ehemmiyet vermişler, kendilerine
sorulan sorulara verdikleri cevaplarla da
bu bilginin tedvîninde âmil olmuşlardır. Aynı
zamanda sahâbe ve tâbiinden kendilerine müracaat
edenlere verdikleri cevaplarla da hadîs ve
fıkıh bilgilerinin esaslarını vaaz etmişlerdir.
Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık; filozoflara, maddecilere,
sertlikle değil; akli delillerle ve hoş bir
sûretle karşı durmuşlar, akli delilleri nakli
delillerle telif etmişler, böylece de dini
gerçekleri izhâr eylemişlerdir.
Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık’ın bu konularda yazmış
oldukları 15 adet çok değerli eserleri, kitapları
vardır. Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık, bu sorulara
verdikleri cevaplarla, telifleriyle çevrelerinde
toplananlarla ve kendilerinden faydalananlarla
gerçekten de bir medrese kurmuşlardı. Bu medrese;
babalarının, atalarının ve Hz.Resûl-ü Ekrem’in
medresesidir ve Hicret yurdu olan Medine-i
Münevvere’de, Mescid-i Nebevî’de kurulmuştur.
Burada Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık’tan; tefsire,
hadîs’e, fıkıha, bunların usulüne, cedele,
mantıka, kelâma, ricâle, felsefeye ait bilgileri
tahsil ve tahlil edenler, İslâm ülkesinin
her yanına dağılmışlar, bilgilerini İslâm
âlemine yaymışlardır.
Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık aynı zamanda bilginin
yazılmasına, telifin çoğalmasına da ehemmiyet
vermişler, ashâbını da bu yola sevk etmişlerdi.
Onlara; “Yazın, yazmadıkça aklınızda kalmaz”derlerdi.
Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık, Mufaddal bin Ömer’e;
“Yaz ve ilmini din kardeşlerine yay; ölünce
oğullarına kitaplarını miras bırak” buyurmuşlardı.
Bu medresenin en bariz vasfı, bilhassa bağımsız
oluşuydu. Bu medrese de; inançları, dîni hükümleri,
iktidarda bulunanların dileklerine göre yorumlayan,
onlara yamanan, onları koruyan, yaptıklarını
meşru göstermeye uğraşan kişilerin temayülleri
yer bulamamaktaydı; bu çeşit yorumlar, bu
medresede kabul edilmiyordu.
Bu medresede; İslâm, bütün insanları bir görmekteydi
ve herkes sorumluydu, kendisini bir sınıfın
imtiyazına satanların, bu çeşit bilginlerin
yeri değildi.
Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık, Emevilerin yıkıntı
devresiyle Abbas oğullarının henüz kuvvetlenmediği
zamanlarda, imâmette bulundukları halde; devlete
karşı kıyâm etmekle, hatta iktidarı ele geçirmekle
bir şey yapılamayacağını görüyor ve biliyordu.
Bu durumda İslâm’ı, kendilerine uyanlar arasında
inanç ve ahkam cihetinden, atalarının; Hz.Resûl-ü
Ekrem’in tebliğ buyurdukları hâle, ircâ’ı
hedef edinmişler, İslâm dînini ve Müslümanları
bölüntülere uğratan bütün fırkalara karşı
durmuşlar, kendilerine uyanlara; “Özleriyle,
sözleriyle, hareketleriyle İslâm’ı temsil
etmelerini” öğütlemişlerdir.
Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık;
“Halkı, bize yalnız dillerinizle çağırmayın”
buyurarak, kendisine uyanlardan ahlâk bakımından
dürüst olmalarını istemişler;
“Size Allah’tan korkmanızı O’na isyândan çekinmenizi,
size verilen emanete riâyet etmenizi, bu sûretle
de halkı bize sessizce, susarak davet eylemenizi
tavsiye ederim” buyurmuşlardır.
“Sessiz olarak nasıl davet ederiz?” sorusuna
da;
Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık;
“Allah’a itâat hususunda size emrettiklerimizi
tutarak, insanlara gerçek ve adâletle muamelede
bulunarak, emanetlere riâyet ederek, ma’rûfu
buyurup münkerden nehyeylerek. İnsanlar sizden
ancak hayır görmeli; sizde bu güzel sıfatları,
bunlara riâyeti, bu üstünlüğü görünce, bizim
üstünlüğümüzü anlarlar, bilirler ve bize koşarlar”
demişlerdir.
Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık, oldukça uzun bir fetret
devresinden sonra İslâm’ın kurduğu; iktisadi,
ictimai ve siyasi düzenin, savaşla iktidar
sahiplerine karşı durmakla sağlanamayacağını
anlamışlar; siyâsete karışmamışlar, buna karşılık
Müslümanları inanç, ahlâk ve ahkâm yönünden
uyarmaya koyulmuşlardı.
Böyle olmakla beraber, Abbas oğulları devletinin
ikinci hükümdarı Mansur (Saltanatı Hicri 136-158
yılları), zahiren Hz.İmâm’a büyük bir hürmet
göstermekte, fakat her an ondan, onun Hz.Resûlullah’a
yakınlığından, halk tarafından sevilip sayılmasından,
tek sözle nüfuzundan şüphelenmekteydi.
Abbas oğulları devletinin ikinci hükümdarı
Mansur, bir kere;
“Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık’ın, Medine’deki evlerinin
yakılmasını” emretmiş, bu emri yerine getirilmişti.
Birkaç kere de Hz.İmâm’ı Irak’a getirtmiş,
kendisine yazılan yazılara dayanarak şehit
ettirmeyi kurmuştu.
Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık, Hicret’in 148. yılında
(Milâdi 765) Recep ayının 15. günü, Medine’de
Mansur tarafından zehirlettirilerek şehit
edilmiştir.
Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık, Hak’ka vuslat etmeden
önce, yakınlarından kendilerine uyanların,
ileri gelenlerini hepsini huzûrlarına çağırmışlar,
onlara;
“Namazı küçümseyenler, «kılmayanlar değil,
mühimsemeyerek kılanlar, küçük bir iş sayanlar»
gerçekten de bizim şefâatimize nâil olamazlar”
buyurmuşlardır.
Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık’ın ömürleri 65 yıl
sürmüştür. Kabirleri, Medine’deki Baki mezarlığındadır.
Hz.İmâm; babalarının, atalarının yanına defnedilmiştir.
Kendilerinden sonra imâmet, oğlu Hz.İmâm Mûsâ-i
Kâzım’a intikal etmiştir.
En doğrusunu Allah bilir.
Hz. İmâm Cafer-i Sâdık’ın en büyük hususiyetlerinden
biri de, herkesle anladığı dil ile konuşabilmesidir.
Onun derslerinde ve sohbetlerinde bulunanlar,
bilgi bakımından birbirlerinden çok farklı
derecelerde olsalar bile, onun sözlerinden
hepsi de kendilerine göre birşeyler öğrenebiliyorlardı.
Hz.İmâm Cafer-i Sâdık; Hak’kın,
hakkıyla tanınması için şu dört şeyin bilinmesi
gerektiğini ileri sürerdi:
1. Cenâb-ı Hak’kı tanımak.
2. Seni nasıl yarattığını, sana ne yaptığını,
sana neler ihsân ettiğini bilmek.
3. Sana verdiği bütün bu paha biçilmez nimetlere
karşı senden neler istediğini bilmek.
4. Varlık nurunu söndürecek, davranışların
neler olduğunu bilmek.
Bu dört şeyin aynı zamanda ilmin esasını teşkil
ettiğini söyler, şöyle derdi:
“Sadece Cenâb-ı Hak’kın varlığına inanmak
yetmez. Allah’ı tanıdıktan sonra, onun varlığına
inandıktan sonra, onun bizlere verdiği nimetleri
de hakkıyla bilmemiz lâzım gelir.
Bunu bilmek, o varlığın bize verdiği nimetlere
şükretmenin başlangıcıdır. Şükretmek kulluk
vazifesini yerine getirmek demektir. Ancak
bunu idrâk eden bir varlık, insan olmak sıfatına
lâyık olur. Her çeşit ilim, bilgi falan da
ancak bundan sonra gelir.
Ne olduğunu bilmeyen, bunu düşünmeyen, hiçbir
şeye inanmayan, inanmak veya inanmamak için
delili de olmayan bir insana ancak acımak
lâzım gelir. O, Allah’ın kendisine verdiği
aklı kullanamıyor demektir.”
Tövbe ederek halinizi ıslâh ediniz.
Vakit varken tövbe edip ıslâh eylememekte
direnenler, kendilerini beğenmiş zümreden
sayılırlar. Tövbe ve istiğfar etmeyi, bugünden
yarına bırakanlar ise ancak serserilerdir.
Günah işlemeyi âdet edinenler
ve günah işlemekte devam edenler günün birinde
düşeceklerini bilmez ve gaflet ederler. Günün
birinde de bundan ancak zarar görürler. O
gün büyük pişmanlık duyarlar ama, bu pişmanlık
kendilerine hiçbir fayda vermez.
Bir gün Hak yolunun aşıklarından
birisi Hz. İmâm Cafer-i Sâdık’a; “Yâ İmâm
bana öğüt ver” diye yalvardı.
Hz.İmâm buyurdu ki:
Hak yolunun yolcularına şu dokuz öğüdü verebilirim.
Sana da aynı öğütleri vereceğim. Eğer onun
yolunda yürümeye azimli isen, bu dokuz öğüdü
tutabilmek için Cenâb-ı Hak’kın sana yardımcı
olmasını dilerim.
Bu dokuz öğütten üçü nefsin riyâzeti, üçü
hilim ve üçü ilim hakkındadır. Bunları aklında
tut ve ona göre davranmayı ihmal etme!
Hz. İmâm konuşmaya devam etti:
Nefsin riyâzeti için vereceğim üç
öğüt şudur:
1. Karnının iyice acıktığını, iştahının iyice
açıldığını hissetmeden, buna kanâat getirmeden
hiç bir şey yemeyeceksin. İştahın olmadan
yenilen yemek, insanı aptallaştırır. İnsan,
ancak aç olduğu ve aç olduğunu hissettiği
zaman yemek yemelidir.
2. Yiyeceğin yemeğin ancak helâl olduğuna
kanâat getirdiğin takdirde, bunu yemen câizdir.
Helâl olmayan yiyeceğe, karnın ne kadar açıkmış
olursa olsun, hiçbir şekilde el sürmeyeceksin.
Sofraya oturduğun zaman da yemeğe başlamadan
önce Allah’ın adını anacaksın! Bu yemeğin
sana Allah tarafından verildiğini unutmayacaksın!
3. Hz.Resûlullah bir hadîs-i şerifinde şöyle
buyuruyor:
«İnsanoğlu karnından daha temiz olmayan bir
kabı tıka basa doldurmamalı. Karnını üçe ayırmalı.
Birini yiyecekler, birini içeceklere tahsis
edip, üçüncü kısmını kendi nefsine ayırıp
bunu boş tutmalı.»
İşte en doğru hareket tarzı da budur. Yani
insan oğlu ne kadar aç olursa olsun, midesini
yiyecek ve içecek ile midesinin ancak üçte
iki kısmını doldurup bir kısmını boş bırakmalıdır.
İnsan sofradan her zaman bir miktar daha yemek
yiyebilecek halde iken kalkmalıdır.
İnsanlara çok lüzumlu olan hilm için vereceğim
üç öğüde gelince, bunlara da çok dikkat etmek
gerekir.
Hilm, insanla hayvanı ayıran başlıca unsurdur.
Bir hayvana şiddetle muamele edilecek olursa,
ondan da ancak şiddetle karşılık görülür.
Şiddete karşı hilm ile karşılık verebilmek
kudreti ancak insanlara mahsus bir şeydir.
Hilmin sırrına ermiş olan kimse kemâl mertebesine
yükselmiş olur.
Nefsin terbiyesi hilm ile belli olur. Kötülüğe
karşı iyilik ile, hıyânete karşı sadâkatle,
şiddete hilm ile karşılık verebilecek ve bunu
seve seve yapabilecek kimseye ne mutludur.
Böylelerinin hem diğer insanlar arasında itibarı
çok artar; hem de dereceleri yükselir.
Kemâl yolunda, Hak yolunda yücelmek isteyenler
mutlaka daha önce hilm yolundan geçmek zorundadırlar.
Hilm için vereceğim üç öğüt şudur:
1. Eğer biri haklı haksız yakana sarılıp sana
hakaret savurur, küfür ederse; «Bana bir küfür
edecek olursan on misli karşılık görürsün»
bile dese, ona aslâ bir kötü söz söylemeyeceksin.
Kendisine; «Bana yüz kötü söz söylesen bile,
sana bir tek kötü söz söylemeyeceğim» diyeceksin.
Kötü söz söylenecek kadar insanları aşağılatıcı
bir şey olamaz.
2. Eğer sana biri kötü bir şey isnat edecek
olursa, vereceğin karşılık şu olacaktır; «Eğer
bana isnat ettiğin kötülükler bende mevcutsa,
Cenâb-ı Hak’tan beni ıslâh etmesini niyâz
ederim. Eğer bende, bana isnat ettiğin kötülükler
yoksa, bana sadece iftira ediyorsan, o zaman
da Cenâb-ı Hak’ka, bu kusurundan dolayı kazanacağın
günahları affetmesi için yalvarırım. »
3. Sana karşı kötülük yapanlara sen iyilikle
karşılık ver.
İşte insanı insan yapacak olan üç nasîhat.
İnsanlar bu yolu tutacak olurlarsa çok kazanırlar.
Haksız yere işiteceğin kötü bir söze, uğrayacağın
bir hakarete, hakkında yapılan bir iftiraya,
eğer hilmin bu üç düsturu ile karşılık verecek
olursan; sana bu kötülükleri yapmış olan kişiler,
sonunda ne olsa utanacaklardır. Yürekleri
ne kadar karanlık olursa olsun, yine de bir
pişmanlık duyacaklardır. Yüreğinde duyulacak
bu pişmanlık kadar insanlara iyi tesir eden,
onları doğru yola sevk eden bir şey olamaz.
Sen böyle davranmakla, hem de başka insanları
doğru yola sevk edeceksin! Böylelikle de sevâb
kazanmış olacaksın. Derin bir ruh huzûru hissedeceksin.
Bunlar insanları saâdete çıkaracak kapıların
anahtarlarıdır.
Şimdi de ilme ait üç öğüt veriyorum.
Bu üç öğüt de şunlardır:
1. İlmi, hakiki âlimlerden öğrenmeğe bak.
İlmi bilgisi hakkında, mutlak kanâatin olmayan
kimselerden, bilgi öğrenemezsin. Bu gibiler
belki de seni doğru yoldan saptırırlar.
Bilgisine her hususta güvenebileceğin bir
âlim bulursan, ona bilmediklerini, iyi anlayamadıklarını
sormaktan asla çekinme! Hiçbir vakit alaya
kaçma!
Ve bilhassa vaktin kıymetini bil. Boşuna vakit
geçirme! Allah’ın insanlara verdiği ömür pek
kısadır. İlim yolunda ilerlemek isteyen bir
kimse, vaktinin pek dar olduğunu hiçbir vakit
unutmamalıdır.
2. Konuşurken çok dikkatli ol! Hiçbir vakit
doğruluğundan emin olmadığın bir sözü söyleme!
Kafadan atma! Konuşurken de mutlaka ihtiyâtlı
ol!
3. İlimde fetvâ verecek bir dereceye vardığın
zaman; konuşmadan, fetvâ vermeden önce çok
düşün! Yanlış, hatalı bir fetvâ vermeden önce
çok düşün! Yanlış, hatalı bir fetvâ vermekten,
arslandan korktuğun kadar kork! Biri senden bir şey öğrenmek istediği zaman
da, ondan hiçbir karşılık beklemeden ve ummadan
kendisine doğru cevaplar vermeğe çalış. Gerekiyorsa
cevap vermeden önce başkalarına da danışmaktan
çekinme!
Hz.İmâm Cafer-i Sâdık, bir
gün de büyük oğlu İsmail’e nasîhat ediyordu.
Ona on iki nasîhat verdi. Hakikatte bu nasîhatlar
yalnız oğluna değil, bütün mü’minlere verilmiş
nasîhatlardır. Kıymeti de pek büyüktür.
İnsana doğruluk ve saâdet yolunu gösteren
bu nasîhatlar şunlardır:
1. Kendi malına ve hissesine kanâat eden
her zaman zengindir. Fakat bir insan ne kadar
zengin olursa olsun, eğer başkalarının malında
gözü varsa o fakirdir. Ve fakir, muhtaç olarak
dünyadan gider. Hayatında da hiçbir zaman
rahat edemez.
2. İlâhi kazaya razı olmayanlar, bunu
tâyin etmiş bulunan Cenâb-ı Hak’kın emirlerine
karşı gelmiş sayılırlar.
3. Kendi hatasını, noksanını bilmeyen
ve anlamayan bir kimse, başkalarının hatâ
ve noksanlarını olduğundan büyük görür. Böyle
bir kimse, herkes de kusur bulmağa çalışır.
Böylelikle de hiçbir zaman kendi noksan ve
kusurunu göremez. Kendisini ıslâh edemez ve
çok yazık etmiş olur.
4. Başkalarının kusurlarını meydana vurmak
isteyen, buna çalışan bir kimse, günün birinde
kendi kusurlarının meydana vurulduğunu görerek
dünyaya rezil olur.
5. Müslümanlar arasında fesâd çıkarmak
maksadıyla kılıç çekmiş olan bir kimsenin
kanı, günün birinde yine kılıçla dökülmeğe
mahkumdur.
6. Halka kuyu kazanlar, her zaman kazdıkları
kuyuya düşerler. Böylece lâyık oldukları cezayı,
kendi elleri ile kendilerine vermiş olurlar.
7. İmkân ve fırsat buldukça bilgi sahibi
kimselerle beraber ol. Onlardan bir şeyler
öğrenmeğe bak. O zaman fazîletin artar. Merteben
yükselir.
8. Eğer câhil ve sefîhlerle düşüp kalkarsan,
onlar seni de günün birinde kendi derecelerine
düşürürler. Bu gibilerle asla yakınlık kurmayasın.
9. Kötü işlerle uğraşanlara ayak uyduranlar,
bir gün onlar gibi kötü olurlar.
10. Her yerde hakikati söylemekten çekinmemelisin.
Hatta böyle konuşmaktan sana zarar geleceğini
bilsen bile sen yine de doğruyu söylemelisin!
Böyle davrandığın için belki ilk zamanlarda
sana zarar gelecektir. Ama sonunda böyle davranmış
olduğun için ancak fayda göreceksin. Hakikati
gizlediğin için fayda görebilmene imkân yoktur.
Fayda gibi göreceğin şeyler de gelip geçicidir.
Sonunda fayda umduğun halde büyük zarar görmen
muhakkak ve mukadderdir.
11. Başkalarını ayıplamaktan, başkalarının
ayıbını yüzüne vurmaktan kaçınmalısın! Böyle
davranmayıp ayıbını yüzüne vurursan, herkes
sana düşman olur. Ve günün birinde kendi ayıplarının
da yüzüne vurulduğunu görürsün.
12. Bir gün bir ihtiyaç karşısında kalabilirsin.
O zaman durumunu herkese açma! Herkesten yardım
isteme. Ancak kerem sahibi olduklarını bildiklerinden
yardım isteyebilirsin.
Bu on iki nasîhat, birer birer üzerinde durulacak
olursa, ne derece kıymetli olduğu kolayca
anlaşılır.
Hz.İmâm Cafer-i Sâdık, oğluna bu oniki nasîhatı
verdikten sonra ona şu sözleri söylemiştir:
“Eğer bu nasîhatlarımı tutacak olursan, hem
bu dünyada rahat yaşarsın; hem de öldükten
sonra selâmete ulaşırsın.”