ONBİRİNCİ İMAM HZ. İMAM HASAN'ÜL ASKERİ'NİN HAYATI
Hz.İmâm
Hasan’ül Askerî, Hicret’in 232. yılında Rebîülahir
ayının 8. gününde Medine-i Münevvere’de dünyaya
gelmişlerdir. Babaları Hz.İmâm Aliyy’ün Nakî’il
Hâdi, anneleri Hadis’tir. Hz.İmâm Hasan’ül
Askerî, babaları Hz.İmâm Aliyy’ün Nakî’nin
Hak’ka kavuştuklarında 23 yaşlarında idi.
Künyeleri; “Ebû Muhammed”, lâkapları; “Hâdi,
Rafıyk, Zekiyy, Takıyy, Hâlis” ve “Askerî”dir.
Babalarıyla Sâmırâ’da, Asker mahallesinde
oturdukları için ikisine de “Askeriyyen” denmişti.
Hz.İmâm Hasan’ül Askerî’nin bir tek oğulları
Hz.İmâm Muhammed Mehdî’den başka evlâtları
olmamıştır.
Hz.İmâm Hasan’ül Askerî’nin büyük kardeşleri
Muhammed, Hicri 254. yılında vefât ettiler.
Hz.İmâm Aliyy’ün Nakî’ye uyanların çoğu Hz.İmâm
Aliyy’ün Nakî’den sonra büyük oğlu Muhammed’in
imâm olacağını sanmışlardı. Hz.İmâm Aliyy’ün
Nakî’nin büyük oğlu Muhammed’in vefâtında,
Ali ve Abbas oğulları, Kureyş boyuna mensub
olanlar, halk ve hükümet ricâli başsağlığı
dilemek için Hz.İmâm Aliyy’ün Nakî’nin evlerine
gitmişlerdi. Yalnız Hâşimiler yüzelli kişiyi
buluyordu.
Bu sırada Hz.İmâm Hasan’ül Askerî, yenleri
yakaları yırtılmış bir halde babaları Hz.İmâm
Aliyy’ün Nakî’nin huzûruna geldiler. Hz.İmâm
Aliyy’ün Nakî’nin kendilerine; “Oğlum” buyurdular;
“Allah’a şükret, çünkü senin hakkındaki takdirini
izhâr etti.”
Hz.İmâm Hasan’ül Askerî, bu söz üzerine ağlaya
ağlaya Kur’ân-ı Kerîm’deki;
“İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râci’ûn. (Biz
Allah’ın kullarıyız, ancak O’na döneriz, musîbetlerine
râzıyız)” (Bakara 156) âyet-i kerîmesini
okuyup; “Hamd Âlemlerin Rabbi Allah’a ve
ben senin yasınla, bize nimetlerinin tamamlanmasını
dilerim” buyurdular.
Muhammed bin Yahyâ, Hz.İmâm Aliyy’ün Nakî’nin,
oğulları Muhammed’in vefât ettikleri gün Hz.İmâm
Hasan’ül Askerî’ye;
“Allah, onun yerine seni, bana halef kıldı.
Allah’a şükret” buyurduklarını bildirir.
Yine yakınlarından birisine, Hz.İmâm Aliyy’ün
Nakî’nin:
“Oğlum Hasan’ül Askerî, bütün Muhammed soyu
içinde en yüce ve en ulu kişidir. İmâmet makamına
en lâyık olan o’dur, oğullarımın en üstünüdür
o, benim yerime geçecektir. Sorulacak şeylerinizi
muhtaç olduklarınızı ona sormanız gerek” diye
yazdıklarını bildirmiştir.
Hz.İmâm Hasan’ül Askerî, Abbas oğulları halîfelerinden
El-Mu’tezz, El-Mühtedi ve El-Mu’temid zamanlarında
yaşadılar. El-Mu’tezz, Hicri 252. yılında
halîfe olmuştu. El-Mu’tezz, kardeşinin birisini
öldürtmüş, öbür kardeşini hapsettirmiş, halîfeliğini
engelsiz bir hâle getirmeyi kurmuştu.
Sonunda zamanı; batıda Bizanslıların hücumlarıyla,
ülkede ise Hâricîlerin isyânlarıyla, askerin
ayaklanmasıyla, yağmalarla, zulümlerle geçen
Halîfe Mu’tezz; Hicri 255. yılında halîfelikten
indirildi. Bir yeraltı zindanının hamamına
hapsedildi, ağzına tuz dolduruldu ve birkaç
gün sonra zindanda öldü. Mu’tezz öldüğünde
24 yaşında idi.
Halîfe Mu’tezz zamanında; Ali evlâdı ve Şîa,
şiddetli takiplere, işkencelere uğramıştı.
El-Mu’tezz’in öldürülmesinden sonra yerine
El-Mühtedi halîfe oldu. O da isyânların, askerlerin
ayaklanması sonucunda, Hicri 256. yılında
ayaklar altında can verdi.
Abbas oğulları, devlet ricâli; Hz.Resûlullah’ın
“Ehl-i Beyt’i”ne düşman olanlar ve Şîa’ya
karşı duranlar da dahil olduğu halde herkes;
“Ehl-i Beyt” imâmlarının bilgilerini, manevî
kudretlerini, ahlâk bakımından üstünlüklerini,
her hususta ümmetin seçilmiş kişileri olduklarını
inkâr edemiyorlar, onlara; içlerinden gelmemekle
beraber yine de hürmet etmek zorunda kalıyorlardı.
Tarih bilgilerinin kaydettikleri bir olay
da şudur:
Halîfenin en yakın adamı vezir ve kumandan
Ubeydullah bin Hakan’ın oğlu Ahmed; Hz.İmâm
Aliyy’ün Nakî’nin şehâdetlerinden sonraki
olayları şöyle anlatıyor:
“Cafer, babamın huzûruna girdi ve halîfeye;
babalarının (Hz.İmâm Aliyy’ün Nakî’nin) makamına
kendisinin geçtiğini kabul ettirir, halîfenin
bunu kabul ettiğini halka duyurursa; her yıl
hilâfet makamına yirmi bin dinar vereceğini
söyledi ve babamdan bu işi başarmasını ricâ
etti. Babam bu söze pek kızdı ve bağırarak;
«Ahmak» dedi; «Halîfe; kılıcını çekmiş, kamçısını
kaldırmış; babanın, kardeşinin imâmetine inananları,
bu inançtan döndürmek için elinden geleni
yapıyor, başaramıyor. Sen ise böyle bir mevkii
parayla mı elde etmek istiyorsun? Ne haram
düşüncedir bu. Babana, kardeşine uyanlar,
sende böyle bir liyâkat görürlerse; ne halîfenin
tavsiyesine gerek kalır, ne başkasının» ve
Cafer’i huzûrundan çıkarttı; memurlara da,
bir daha gelirse içeriye sokmamalarını buyurdu.
Hz.İmâm Hasan’ül Askerî; bütün Ali evlâdı
içinde eşine rastlanamaz biriydi. Ağırbaşlılığıyla,
bilgisiyle, olgunluğuyla herkesin saygısını
kazanmıştı. Bir gün Sâmırâ’da babamın yanındaydım,
bir tören günüydü, herkes bölük bölük girip
çıkmadaydı. Bu sırada babama «Ebû Muhammed»
geldi dediler. O dönemde Halîfeden, onun yakınları
olan birkaç kişiden başka kimse künyesiyle
anılmazdı; künyeyle anılmak büyük bir şerefti,
büyük bir saygıydı. Babam; «Tez buyursunlar»
dedi. Biraz sonra uzun boylu, esmer benizli,
güzel yüzlü birisi, vakarla içeriye girdi.
Babam onu görür görmez yerinden kalkıp birkaç
adım atarak karşıladı; yüzünü, göğsünü öptü,
elinden tutup oturduğu yerin yanı başına aldı,
oturttu. Bir müddet konuştular sonra babam
onu uğurladı. Ben bu zâtın kim olduğunu merak
ediyordum. Memurlardan sordum, birisi; «Tanımıyor
musun?» dedi. «Ali evlâdından Hasan’ül Askerî’dir»
dediler. Geceleyin, babama da sordum. Babam;
«O» dedi, «Öyle bir kişidir ki; hilâfet Abbas
oğullarından alınsa, halîfeliğe ondan lâyık
hiçbir kimse yoktur. Şiâ’nın önderi Ali oğlu
Hasan’dır o. » ”
Hz.İmâm Hasan’ül Askerî’ye hizmet eden Ebû
Hamza Nasır diyor ki:
“Çok defa Hz.İmâm’ın, bazı kişilerle; Türkçe,
Farsça, Rumca ve başka dillerle konuştuklarını
duydum ve kendi kendime Medine’de doğdukları
halde, bu dilleri nasıl biliyorlar diye şaştım.
Bana; «Böyle olmasa» buyurdular; «Hüccet’le
ona uyanlar arasında nasıl fark olur? »
«Kendî» isimli bir hoca, Kur’ân-ı Kerîm’de,
kendince bulduğu tenâkuzlara dair bir kitap
telifiyle meşguldü. Bir gün talebesinden birkaçı,
Hz.İmâm Hasan’ül Askerî’yi görmeye gelmişti.
Hz.İmâm onlara; «İçinizde, üstadınıza cevap
verecek dirayetli biri yok mu?» buyurdular.
Onlar; «Biz onun talebesiyiz, üstadımıza itiraz
edemeyiz» dediler. Hz.İmâm; «Söyleyeceğim
sözleri, biriniz ona söylesin; cevâbını da
gelip bana bildirsin» buyurup, içlerinden
birine; «Üstadın huzûruna var, hürmetle ona
de ki» buyurdular. «Aklıma bir soru geldi,
bunu da sizden başka hiçbir kimse cevap veremez.
Kur’ân-ı söyleyen, sizin anladığınız anlamlardan
başka bir anlam kastetmiş olamaz mı? Bu takdirde
Kur’ân’daki anlamlara ait yorumlarınız yersiz
olmaz mı?»
Talebe, Hocası Kendî’nin yanına vardı ve bu
soruyu sordu. Filozof Kendî, biraz düşünüp;
«Sorunu bir daha tekrarlasana» dedi. Soru
tekrarlanınca biraz daha düşünüp; «Evet» dedi.
«Lügat ve fikir bakımından, bu mümkündür;
Allah aşkına doğru söyle; sen henüz böyle
bir düşünceye varacak derecede değilsin; bu
soruyu kim öğretti sana?» O kişi; «Doğrusu
bu» dedi; «Bana bu soruyu Ebû Muhammed Hasan
belletti.» Kendî; «Şimdi doğruyu söyledin,
böyle soruları; ancak o soy mensupları sorabilirler;
onlar gerçeği aydınlatırlar» ve bu hususta
yazdığı müsveddeleri yok etti.”
Hz.İmâm Hasan’ül Askerî’nin; ataları gibi
Hz.Resûl-ü Ekrem gibi lûtuflarına, keremlerine
sınır yoktu; kendilerinden isteneni, umulandan
fazlasıyla ihsân ederlerdi.
Hz.İmâm Hasan’ül Askerî;
“Cennette bir kapı vardır, adı Ma’ruf’tur;
o kapıdan; hayır sahiplerinden, iyilik edenlerden
başkaları giremezler; Allah’a hamdolsun ki
ben, halkın ihtiyacını gidermeye çalışmadayım”
buyurmuşlar, sonra Ebû Hâşime bakıp; “Sizde
bu yolda yürüyün çünkü; bu dünyada cömertlik
edenler, iyilikte bulunanlar, âhirette de
ma’ruf olurlar” demişlerdir.
Hz.İmâm Hasan’ül Askerî; bilgiye, irfâna pek
büyük bir önem verirlerdi ve bu konuda şöyle
buyurmuşlardır:
“Bütün dünya ve dünyada ne varsa hepsi bir
lokma olsa, bende o bir lokmayı alsam da;
bilen, îman ve irfân sahibi olan birisine
versem, yine de onun hakkını ödeyememekten
korkarım. Ama bilgisiz, kötü bir kişiye, bir
yudumcağız su versem aşırı gittiğimden, israf
ettiğimden korkarım.”
Hz.İmâm Hasan’ül Askerî, “Ehl-i Beyt’e” uyanlara
da şu sûretle öğüt verirlerdi:
“Allah yolunda takvâya riâyet etmenizi, mücâhede
de bulunmanızı, iyilikte bulunandan, yâhut
günah işleyenden, kimden olursa olsun size
emanet edilen şeylere riâyette bulunmanızı,
emanete hıyânette bulunmamanızı tavsiye ederim.
Komşularınızla iyi geçinmenizi, Allah’a ibâdetteyken
secdede uzun müddet kalmanızı, kulluğu bırakmamanızı
dilerim; çünkü Resûlullah’ın risâleti bu esaslara
dayanmaktadır. Halkla iyi geçinin, onları
dolaşın, hastalarının hatırlarını sorun.
İçinizden biri; takvâ sahibi olur, doğru söyler,
gerçek muamelede bulunur, İslâm’ın edeplerine
riâyet eder, dîni vazifelerini yerine getirirse;
halk, bu kişi «Ehl-i Beyt’in» yolunda der;
buysa bizi sevindirir; bizim övüncümüz, bezentimiz
olun; buna gayret edin; başımızı yere eğdirecek
hareketlerden çekinin; bize halkın sevgisini
celb edin; bizden onların kötü zanlarını,
bize lâyık olmayan düşüncelerini giderin;
çünkü biz hakkımızda söylenecek her çeşit
iyiliklerden, övüşlerden üstünüz; o övüşlere
daha da lâyıkız.
Aleyhimizde söylenecek kötülüklerden ise uzağız;
bizim Peygamber’e yakınlığımız var; Kur’ân,
hakkımızı tayîn etmiştir, «Tathir âyeti» Allah
tarafından bizim hakkımızda inmiştir. Bizden
başka kim o âyeti kendisine nisbet ederse
yalan söylemiş olur.”
Akıykıy-ı Behsâyişi, Hz.İmâm Hasan’ül Askeri’nin,
Müslümanların birleşmesine dair bir mektuplarını,
yazılı kaynaklardan sunar:
“Müslümanları bir ailenin fertleri bilmen
vazifendir; yaşlıları baba mesabesindedir,
küçükleri evlât, yaşıt olanlarıysa kardeş.
Bunu böyle kabul edersen, nasıl olurda onların
birine zulmedebilirsin? Bu böyle kabul edilince
kim bir başkasının aleyhinde bir adım atabilir?
Yahut onun aleyhinde bulunur, yahut da zararına
çalışabilir?
Şeytan, öbür îman kardeşlerinden daha yüce,
daha üstün olduğuna dair gönlüne bir şüphe
salarsa, ondan üstün olduğunu sandığın kişi
senden yaşlıysa, o elbette benden daha fazla
hayırlı işlerde bulunmuştur, benden fazla
iyilik etmiştir de; yok eğer senden küçükse,
ben de ondan daha çok suç işlemişimdir, ondan
daha fazla isyân etmişimdir; o hâlde, o benden
çok daha iyi. O kişi, seninle yaşıtsa, ben
işlediğim suçları biliyorum;ama onun suçlu
olup olmadığına şüphem var;nasıl olur da şüpheyi
yakından üstün tutarım de.
Şunu bil ki insanların en iyisi; iyiliği,
hayrı insanlarca bilinen; fakat kendisi halkın
ayıplarını, gizli şeylerini yaymayan kişidir.”
Onikinci İmâm’ın Mehdî olduğu hakkındaki hadîsler
ve Şiâ’nın Hz.İmâm Hasan’ül Askerî’yi, Onbirinci
İmâm tanıması, Abbas oğullarının telâşını,
ürküntüsünü büsbütün arttırmıştı.
Hz.İmâm Hasan’ül Askerî’nin henüz çocukları
olmamıştı; fakat bu, doğru muydu? Buna bir
türlü inanamıyorlardı. Onun içinde Hz.İmâm
Hasan’ül Askerî’nin evleri dâimâ göz altındaydı;
kendilerini zindana attırmaktansa, bu daha
da emin bir çareydi.
Halîfe Mühtedi; Hz.İmâm Hasan’ül Askerî’yi
zindana attırmış, Sâlih’i de hallerini teftişe
ve kendisine haber vermeye memur etmişti.
Hz.İmâm’a her türlü nobranlığı yapması emredilen
Sâlih, Hz.İmâm Hasan’ül Askerî’nin tesiri
altında kalmış, Halîfe Mühtedi’ye; “Gündüzün
akşama kadar, geceleyin sabaha kadar ibâdetle
meşgul olan, kimseye bir söz söylemeyen, duâdan,
ibâdetten başka bir şeyle meşgul olmayan ne
yapabilir ki” diye haber göndermişti. Halîfe
Mühtedi, Hz.İmâm Hasna’ül Askeri’yi şehit
ettirmeyi kafasına kurmuştu, fakat dilediğini
başaramadan öldü gitti.
Hz.İmâm Hasan’ül Askerî, halîfe Mu’temid tarafından
da birkaç kere hapsettirilmişti. Bu suretle
devrin iktidarı; hem Hz.İmâm Hasan’ül Askerî’yi
Şîa’yla görüştürmemiş oluyor, hem de çocukları
olmasını engelliyor, kendileri de göz altında
bulunduruluyordu. Halîfe Mu’temid zindandaki
memurlardan, Hz.İmâm Hasan’ül Askerî hakkında
dâima haber almakdaydı; fakat Hz.İmâm’ın ibâdetten,
namaz ve niyâzdan başka birşeyle uğraşmadıklarını
haber alabiliyordu, yalnız her gününü oruçla
geçirmekdeydi.
Hz.İmâm Hasan’ül Askerî, iftar vaktinde kendilerine
evden gönderilen yemeği zindandakilerle beraber
yiyorlardı. Zindanda bulunanlardan da kendilerine
uyup oruç tutanlar oluyordu. Hz.İmâm Hasan’ül
Askeri, bir kerede, Otamış adlı birinin murâkabası
altında hapsedilmişti. Bu adamcağız Ali evlâdına
pek düşmandı, Hz.İmâm’a iyice eziyet etmeyi
kurmuştu; fakat Hz.İmâm’ın heybetleriyle beraber
güzellikleri, temkin ve vakarlarıyla beraber
lütufları, mürüvvetleri, Rabbine karşı ibâdetleri,
itâatleri bu zâtı şaşırtmıştı. Ali evlâdına
riâyet eden, inancı sağlam bir kişi oldu.
Hz.İmâm Hasan’ül Askerî son defa Hicret’in
266. yılında hapsedilmişlerdi. Bir gün annelerine;
“Bu yıl bir eziyete uğrayacağım” buyurmuşlardı.
Anneleri ağlamaya başlayınca; “Ağlamanın,
üzülmenin çaresi yok” demişler, o yılın Safer
ayında memurlar gelip kendilerini almışlar,
zindana koymuşlardı. Kardeşleri Cafer de kendileriyle
beraber zindana atılmıştı.
Birkaç gün sonra Halîfe Mu’temid, zindancıyı
çağırdı;
“Git, imâm’a selâmımı söyle, evlerine gidebilirler”
emrini verdi. Memur, zindan kapısına gelince
orda eğerlenmiş, gemi vurulmuş bir atın durduğunu
gördü. Kapıyı açınca baktı gördü ki; Hz.İmâm
Hasan’ül Askerî giyinmişler, kapıda bekliyorlardı.
Memur, Halîfe Mu’temid’in selâmını ve emrini
söyleyince Hz.İmâm bir müddet durdular, sonra;
“Git, Mu’temid’e söyle, benim çıkmam Cafer’in
kalması ayıp bir şey olur, onunla geldik onunla
çıkacağız” buyurdular.
Zindancı gidip bu hâli Mu’temid’e bildirdi.
Halîfe Mu’temid:
“Cafer’i de kendilerine hürmetten bırakıyorum,
yoksa onu hem bana, hem kendilerine karşı
suçlu gördüğümden hapsetmiştim” demesini zindancıya
emretti. Zindancı, dönüp Mu’temid’in sözlerini
bildirdi ve her ikisini de bıraktı.
Hz.İmâm Hasan’ül Askerî, Hicri 266. yılı Rebiülevvelin
ilk günü rahatsızlandılar, 8. gününe doğru
hastalıkları arttı. O gün sabahleyin namazı
kıldıktan sonra, mübarek ruhlarını teslim
ettiler. Hz.İmâm Hasan’ül Askerî yıkanıp kefenlendikten
sonra kardeşleri Cafer, namazlarını kılmak
üzere geldikleri sırada, Onikinci İmâm Sâhib’ül-Emr
gelip Cafer’in eteğini çekerek; “Amca” buyurdular;
“Babamın namazını kılmaya benim senden daha
üstün hakkım var.” Cafer geri çekilmeye mecbur
oldu. Zamanın İmâmı babalarının namazını kılıp
çekildiler.
Bütün bu rivâyetlerden anlaşılıyor ki; gasillerinde,
tekfîn ve techîzlerinde, namazlarında yani
bu dîni emirlerin yerine getirilişinde, hariçten
hiçbir kimse bulunmamıştır. Bütün bunlardan
sonra Hz.İmâm Hasan’ül Askerî’nin Hak’ka kavuştukları
duyuruldu. Şehir umumi bir yas havasına büründü.
Dükkanlar kapandı, herkes toplandı, cenaze
evden çıkarıldı, şehirde gezdirildi.
Hz.İmâm Hasan’ül Askerî’nin, Halîfe Mu’temid
tarafından zehirlettirilerek şehit edildikleri
rivâyet edilmiştir.
Hz.İmâm Hasan bin Ali’nin ve Hz.İmâm Cafer’üs
Sâdık’ın;
“Bizden hiçbir kimse yoktur ki; katledilerek
yahut zehirlettirilerek şehit olmasın” buyurduklarına
göre bu rivâyet doğrudur.
Hz.İmâm Hasan’ül Askerî’nin Hak’ka kavuşmalarından
sonra, Halîfe Mu’temid tarafından haklarında
sonradan gösterilen zâhiri ihtîmam, kefenlerinin
açılıp halka, Ali evlâtlarına, Hâşim oğullarına
gösterilmeleri, eceliyle vefât ettiklerinin
tespitinde gösterilen gayret de, bu rivâyetin
doğruluğunu gösterir.
Hz.İmâm Hasan’ül Askerî, Hicri 260. yılı (Milâdi
875) Rebiülevvel ayının 8. gününde, Hak’ka
kavuştuklarında 28 yaşlarında idi. İmâmetleri
5 yıl, 8 ay, 5 gün’dür. Soyları evlâdı Hz.İmâm
Mehdî’den yürümüştür.
Hz.İmâm Hasan’ül Askerî’nin; tefsirleri, mektupları,
risâleleri ve kısa sözlerden oluşan çok değerli
yazılı eserleri mevcuttur. Türbeleri Samarra-Bağdat’tadır.
Kendilerinden sonra imâmet, oğlu Hz.İmâm Muhammed
Mehdî’ye intikal etmiştir.
En doğrusunu Allah bilir.
Hz.İmâm Hasan’ül Askerî’nin bugün elde bulunan
eserleri şunlardır:
1. Tefsirleri,
2. Kısa sözleri,
3. Mektupları,
4. Helâl ve harama ait risâleleri.
Hz.İmâm Hasan’ül Askerî’nin, bu eserlerindeki
sözlerinde ve nasîhatlarında, insanlık için
alınacak nice kıymetli dersler vardır. Bazı sözleri şunlardır:
Allah’tan çekinin. Dîne ve insanlığa
kir değil, süs olun. Kendinizi halka sevdirin.
Kendinizden kötü isnâdları giderin.Allah’tan çekinmenizi, dinde
ihtiyâtla hareket etmenizi, Allah yolunda
çalışmanızı tavsiye ederim. Her zaman ve her
yerde doğru sözlü olunuz. Size emanet edilen
şeyi, bu emaneti yapan ister iyi bir insan,
ister kötü bir insan olsun, mutlaka yerine
getirin.Başkalarında görüp de beğenmediğin
şeyler, seni terbiye etmeğe yeter.Bâtıl benliğine binen, nedâmet evine
konar.Beli kıran şeylerden biri de,
gördüğü iyiliği örten ve kötülüğü yayan komşudur.Biz ancak hakkımızda söylenen güzel
sözlere lâyıkız. Bize isnâd olunan her kötü
sözden ise uzağız. Allah’ın kitabında hakkımız
var. Resûlullah’a yakınız. Cenâb-ı Hak bizi
tertemiz etmiştir. Hakkımızda kötü zânda bulunan,
bize bir kötülük isnâd eden ancak yalancıdır.Budala kişinin yüreği, ağzındadır.
Akıllı kişinin ise ağzı, yüreğindedir.Cömertliğin de bir derecesi vardır.
O dereceyi aştı mı, cömertlik artık isrâf
sayılır. Nitekim yiğitliğin, kahramanlığın
da bir derecesi vardır. O derece aşılırsa
kızgınlık, kudurganlık olur. İktisadın da
bir hududu vardır. Bu hudut aşıldı mı, hasislik
başlar.Çok uyuyan, çok rüya görür.Düşmanın en az hilekârı, sana olan
düşmanlığını ap-açık gösterendir.Gönül alçaklığı, öyle bir nimettir
ki, hiç kimsenin hasedini çekmez.Hayır eken, hayır biçer. Şer eken,
pişmanlık biçer. Kim ne ekerse ancak onu biçer.Her kötülüğün anahtarı öfkedir.İnsanlardan çekinmeyen, Allah’tan
da çekinmez.Kederli olan bir kimsenin kederine
saygı gösterin. Böyle bir kimsenin yanında
sevincini göstermek, edebe sığmaz.Komşularınızla iyi geçinmeğe
bakın. Hz.Muhammed bunu emretmiştir. Dostlarınızı,
yakınlarınızı ziyaret edin. Hastaların hatırını
sorun. Cenazelerde hazır bulunun, kimsenin
hakkı üzerinizde kalmasın, borçlarınızı edâ
edin.Lâyık olmayan bir kimseyi öven,
haksız olarak birine bir kötülük isnâd eden
adama benzer. Yaptıkları iş arasında fark
yoktur.O ne kötü bir kuldur ki; iki
yüzlü, iki sözlüdür. O, kardeşini yüzüne karşı
metheder de arkasından etini yer. O, kardeşine
bir şey verilecek olsa kıskanır. Başına bir
felâket geldiği zaman ise onu hemen kötülemeğe
kalkışır.Sizden biri ihtiyâtla hareket
eder, doğru sözlü olur, insanlarla iyi bir
hûyla geçinirse ve onu herkes severse, bu
beni sevindirir.Suç işlemeyi terk eden makbûl bir
kuldur.Şaşılmayacak bir şeye gülmek bilgisizliktir.Şükretmeyen, şükretmesini bilmeyen,
nimet nedir bilmez. Uğradığı nimet karşısında
buna şükreden, nimetin kadrini bilip anlayandır.Yüz güzelliği dış güzelliktir; aklın,
zekânın güzelliği ise öz güzelliktir.