Hz.İmâm Hüseyin, Hur’un teklifini uygun
gördü ve o gece yanındaki ordusuyla yola düzüldü.
Bütün gece yol aldılar, sonra bir durakta
durdular. Daha ileri gidemediler. Hz.İmâm
Hüseyin bindiği atı kamçıladı ve atı hareket
ettirmek istedi ise de at hareket etmedi.
Hz.İmâm:
“Ey bu menzilleri ve konakları bilenler, bu
menzil neresidir, biliyor musunuz?” diye sordu.
Onlar:
“Burası Mariye menzilidir!” dediler.
Hz.İmâm:
“Belki başka bir adı da olacak!” dedi.
Onlar:
“Bir adı da KERBELÂ’dır” dediler.
Hz.İmâm:
“Allahuekber!” dedi. “Burası Kerb ve Belâ
(Hüzün ve Belâ) yeridir!” dedi.
Bu adı duyunca Hz.İmâm Hüseyin’in gözleri
yaşardı;“Allah’ım” buyurdu;“Kerbden, belâdan
sana sığınırım; burası ineceğimiz yer; kanımızın
döküleceği yer; kabirlerimizin bulanacağı
yer. Bunu bana ceddim Resûlullah haber vermişti”
ve “Allah’ın adıyla, Allah’la, budur; Allah
yolunda öldürülen, şehit olup can veren” buyurup,
Zül-Cenah adlı atından yere indiler. Hz.İmâm
ayaklarını yere basınca o mübârek topraktan
bir toz kalkıp mübârek yüzlerine kondu.
Hz.İmâm Hüseyin, Kerbelâ’ya Hicret’in 61.yılının
Muharrem ayının ikinci günü indiler ve çadırlarını
kurdular. Sonra yanındakileri topladılar;
yaşlı gözlerle onları bir zaman seyrettikten
sonra “Allah’ım” dediler; “Biz senin Peygamberinin
yakınlarıyız; diyârımızdan sürdüler, çıkardılar
bizi. Ceddimizin hareminde kalmamıza müsâade
etmediler. Ümeyye oğulları zulmettiler bize;
sen onlardan hakkımızı al bizim, sen zâlim
kavme karşı yardım et bize.”
Hz.İmâm sonra buyurdular ki:
“İnsanlar dünyaya kul oldular; din, yalnız
ağızlarında. Geçimleri düzendeyse söz ediyorlar
dinden, ama bir belâya uğradılar mı bundan
da vazgeçiyorlar. İçilmiş kabın içinde kalan
su, sömürülmüş yayladaki ot kadar değersiz
bir hale geldi dünya. Görmez misiniz? Gerçeğe
uyan işe koyulan yok; fakat bâtıla koşan çok.
İnanan, bunları görünce Allah’a kavuşmak ister;
ben, ölümü bir kutluluk görmedeyim; zâlimlerle
yaşamayı ise bir zillet saymadayım.”
Söz buraya gelince Züheyr kalkıp:
“Ey Resûlullah’ın oğlu” dedi; “Sözlerini duyduk;
dünya ebedî olsa, biz de ölümsüz olsak, yine
de seninle geçip gitmeyi orada oturup kalmaktan
üstün biliriz.”
Sonra Büreyr söze başlayıp;
“Ey Allah’ın Resûlu’nun oğlu” dedi; “Allah
lütfetti de senin gözlerinin önünde savaşmayı,
kolumuzun kanadımızın kesilmesini nasîb etti
bize; sonra da kıyâmet günü ceddin şefâatçi
olacak bize.”
Böylece, Hz.İmâm Hüseyin o kan içici çölde,
o elemli sahrada Kerbelâ’da konaklayıp oturdu.
Burada, Irak ileri gelenlerine bir mektup
yazıp Kays ile gönderdi. Mektupta Hz.İmâm
şöyle diyordu:
“Ey uzakta olduğu halde bize sadakat gösteren
ve iştiyâklarını bildirenler! Ey candan ve
yürekten kulluk mektupları yollayan mücâhidler.
Sizin mektuplarınızdaki satırların yazıları
irâdemizi çekti, bu yönlere yol aldık. Şimdi
Kerbelâ çölündeki belâ yerinde ve Arap Irak’ında
çadırlarımızı kurduk. Hicâz’ın ikbâl yıldızı
bu kazâya saâdet ışığı saldı. Şimdi içtiğiniz
yemine vefâ göstermeniz ve mübarek ayak basışımızın
saâdetini gânimet bilerek bize uyup can akçesini
saçmağa koşmanız gerektir. İkbâl kıblesi ve
ülkü yolu olan dergâhımıza yüz tutunuz. Âhiret
saâdetinin dünya devletinden önde olduğunu
mutlaka biliniz. Gerçekten bu müjde size hidâyet
yolunun hediyesidir. Bunu bir yardım dilemek
sanmayın. Çünkü dünya saltanatı gelip geçicidir.
Onu minnet ile ele geçirmeğe ve zilletle bırakıp
gitmeğe değmez!”
Hz.İmâm’ın mektubunu, Kûfe şehrinde Süleyman
Huzaî’ye vermek ve cevabını almak maksadıyla
Kays yola çıktı. Fakat Kûfe’ye varmadan Ubeydullah’ın
askerleri Kays’ı yakaladılar ve Ubeydullah’ın
huzûruna getirdiler. Kays, Ubeydullah ile
karşılaşınca ilk işi mektubu çıkarıp, okunmayacak
bir şekilde yırtmak oldu.
Ubeydullah, Kays’a sordu;
“Mektubu neden yırttın?” dedi.
Kays:
“Dost sırrını düşmandan gizlemek gerek!” diye
cevap verdi.
Ubeydullah:
“Ey Kays” dedi; “Eğer benim seni öldürmemden
kurtulmak dilersen iki işten birisini seç;
Ya mektuptaki isimleri bana bildir. Ya da
minbere çık, Hüseyin’e ve ona uyanlara söv-
say, beni ve Yezîd’i öv!” dedi.
Kays:
“Ey Ziyad’ın oğlu! Mektubu açığa vurmak mümkün
değildir benim için. Ama minbere çıkmak işi
elimden gelir. Emredin halk toplansın!” dedi.
Halk toplanınca Kays minbere çıktı. Allah’a
hamd-ü senâ, Resûl’ü ile soyuna salât-ü selâmdan
sonra topluluğa hitab ederek; “Ey Kûfe halkı!
Ben Hüseyin’in elçisiyim. Onun burasını şereflendirmeğe
geldiğini size bildirmeğe geldim!” dedi. Ve
mektubun içinde yazılanları başından sonuna
kadar bildirdi. Yezîd ile İbn-i Ziyad’a lânetler
ve nefretler savurdu. Hz.İmâm Hüseyin ile
ona uyanları övdü. Bu sözlerden sonra Ubeydullah
kızdı ve henüz minberde iken o mazlûmu şehit
ettirdi.
Ubeydullah, Hz.İmâm Hüseyin’in Kerbelâ’ya
geldiğini öğrenince ona bir mektup yolladı.
Mektup şöyleydi;
“Ey Hüseyin! Bana Yezîd mektuplar yazarak
şunları bildirdi: «Ali oğlu Hüseyin o taraflara
geldiğinde, bana bey’at edeceğine dair kendisinden
söz almadıkça hakkında bir karar verme, eğer
teklifini kabul etmezse onu hiç düşünmeden
derhal öldür!» Şimdi sana nasîhat ediyorum.
Kendine acı! Yezîd’e bey’at etmeyi kabul et.
Eğer kabul etmezsen savaş vasıtalarını hazırla!”
Hz.İmâm Hüseyin o mektubun içindekileri öğrenince
buyurdular ki;
“Ne talihsiz bedbaht kavim ki; halkın rızâsını
kazanmayı, Halik’in -Yaratan Allah’ın- gazâbına
üstün tutup, «Ümmetiyiz!» dedikleri Peygamberin
evlâdını helâk ederek, Yezîd’in hoşuna gitmek
isterler!”
Ubeydullah’ın mektubunu getiren adam sordu;
“Yâ Hüseyin, bu mektuba cevabın nedir?”
Hz.İmâm;
“Benim ona verecek cevabım yoktur. O muhakkak
azâbı hak etti” diyerek mektubu yere atmıştı.
Mektubu getiren adam, Ubeydullah’ın yanına
dönünce Hz.İmâm Hüseyin’in sözlerini, kendisine
aktardı. Bunun üzerine Ubeydullah İbn-i Ziyad
orada bulunan meclis ehline döndü ve “Ey Şam
ve Kûfe’nin ileri gelenleri; içinizde her
kim ki Hüseyin ile harp ederse kendisine koca
bir Vilâyeti vereceğim” dedi.
Bu teklife hiç kimse sesini çıkartmadı. Sorusunu
birkaç defa tekrarladı, yine kimseden cevap
alamayınca, en sonunda; kendisinden çoktandır
Rey Vâliliğini isteyen Sa’d İbn-i Vakkas’ın
oğlu Ömer’i, Hz.İmâm Hüseyin ile savaşacak
orduya kumandan tayin etti ve Ömer’e dedi
ki;
“Emrine vereceğim kuvvet ile Kerbelâ’ya gidip
Ali’nin oğlu Hüseyin’e, Yezîd’e bey’at etmesini
teklif edeceksin. Kabul etmezse onun ve ona
tâbi olanların başlarını kesip bana getireceksin.
Bu önemli hizmeti yapmakla yükselme yolunu
bulacaksın.”
Bu sözler üzerine Ömer ayağa kalktı;
“Ey Ziyad oğlu! Bu çok önemli bir meseledir.
Düşünmek için zamana ihtiyaç vardır. İzin
verin evime gideyim, düşüneyim; oğullarımla
müşâvere edeyim, ondan sonra cevap veririm.”
Ubeydullah İbn-i Ziyad, onun bu isteğini kabul
etti. Ömer evine gelince oğullarını çağırttı
ve durumu onlara anlattı. Bunun üzerine büyük
oğlu şu cevabı verdi:
“Ey baba, bu ne cahilce sözdür? Bu ne gaflettir.
Üzerine gideceğin şahsın Peygamber’in göz
bebeği, Fâtıma’nın ciğerparesi olduğunu bilmiyor
musun? Elbette bilirsin. Bile bile bu büyük
vebâli yükleniyorsun. Senin baban Sa’d İbn-i
Vakkas, hayatını Resûlullah ve onun yakınları
uğrunda harcamadı mı? Sen ise Resûlullah’ın
evlâdı üzerine gidiyorsun ve Resûlullah’ın
göz bebeği ile harbetmek istiyorsun. Ali’nin
oğlu Hüseyin’i buraya davet edenler arasında
sen de yok mu idin? Ona üst üste üç tane mektup
yazmadın mı? Şimdi ise dünya nimetleri için
böyle bir zâtın üzerine gidiyorsun. Ve âdetâ
Peygamber’in kanını dökmek istiyorsun. Dünya
nimetlerini sevmenin bütün hata ve kötülüklerin
başı olduğunu bile bile, bu işi yüklenmek
istiyorsun. Ey baba! Böyle bir şey yapacak
olursan bunun lâneti kıyamete kadar senin
ve soyunun üzerinde kalacaktır.”
Ömer büyük oğlunun sözlerinden hoşlanmadı,
kızdı. Harîs bir genç olan küçük oğluna döndü.
Küçük oğlu dedi ki;
“Ey baba! Gerçi ağabeyimin sözleri doğrudur.
Fakat onlar ilerde, gaibte olacak işlerdir.
Hâlbuki Ubeydullah’ın ihsânı hazır ve önündedir.
Elde hazır olan nimet elbette meçhul bir nimete
tercih edilmelidir. Akıllı olan böyle bir
nimeti tepmez.”
Bu sözler üzerine Sa’d oğlu Ömer, kendisi
gibi düşünen küçük oğlunun sözlerini kabul
etti. Çünkü mal ve hükmediş hırsı, gözünü
bürümüştü. Ömer, Ubeydullah’ın yanına giderek
teklifi kabul ettiğini bildirdi.
Ömer İbn-i Sa’d’ın, teklifi kabul etmesinden
sonra Ubeydullah İbn-i Ziyad, onun emrine
beşbin kişilik bir kuvvet verdi ve onu Kerbelâ’ya
, Hz.İmâm Hüseyin ile savaşmaya gönderdi.
Ömer İbn-i Sa’d’ın Kerbelâ’ya gelişi, Muharrem
ayının 6. günüydü. Hur bin Riyâhi de ordusu
ile Ömer İbn-i Sa’d’ın ordusuna katıldı. Ömer
İbn-i Sa’d, Kerbelâ’ya gelince ilk iş olarak
Hz.İmam Hüseyin’e bir elçi gönderip neden
geldiğini sordu.
Hz.İmâm Hüseyin Sa’d oğlu Ömer’e şu cevabı
verdi;
“Benim buralara gelmemin sebebi; bana arka
arkaya göndermiş olduğunuz mektuplar ve davetlerinizdir,
tarafınızdan gösterilen istektir. Bana üst
üste mektuplar yazarak ve heyetler göndererek
beni ısrarla çağırdınız. Ben de bu davetlerinizi
kabul ederek; sizi dalâlet yolundan kurtarıp
hidâyet yoluna sokmak, size insanlığı öğretmek,
sizi ıslâh ederek size dîni öğretmek için
geldik. Sizin göndermiş olduğunuz bu mektuplar
üzerine, Mekke’den gönderdiğim amcamın oğlu
Müslim ile iki yavrusunu zulümle şehit ettiniz.
Onların şehit edildikleri haberini buraya
gelirken yolda öğrendim. Ve şunu söyleyeyim
ki, sizlerde artık hidâyet yoluna girmek cevherini
görmüyorum. Bunun için Mekke’ye dönmek istiyorum.
Eğer buna engel olursanız «Ehl-i Beyt»im ve
bana uyanlarla birlikte buradan geri dönmek
ve Hicaz’a gitmek kararındayım.”
Ömer İbn-i Sa’d, Hz.İmâm Hüseyin’den aldığı
bu cevabı hemen Ubeydullah’a bildirdi. Ubeydullah,
Sa’d oğlu Ömer’e gönderdiği cevapta;
“Hüseyin’den ve yanındakilerden Fırat suyunun
kesilmesini ve Yezîd’in bey’atını kabul etmezse
savaşmasını” emrediyordu.
Hz.İmam Cafer’üs Sâdık şöyle rivâyet eder:
“İmâm Hüseyin, kardeşi İmâm Hasan’ın zehirlendiği
gün ağlıyordu. İmâm Hasan; «Yâ Hüseyin» buyurmuştu;
«Ne ağlıyorsun? Beni zehirlediler; fakat Yâ
Hüseyin, senin gününe benzer gün yoktur. Ceddimiz
Muhammed’in ümmeti olduklarını iddia edenlerden,
İslâm olduklarını sananlardan otuz bin kişi,
senin kanını dökmek, evlâdını öldürmek, ayâlini
esir etmek, malını yağmalamak için toplanırlar;
bu yüzden de Ümeyye oğulları lânete lâyık
olurlar. Gökten kül ve kan yağar; herşey,
hatta çöldeki vahşi hayvanlarla, denizlerdeki
balıklar bile sana ağlarlar.»”
Ubeydullah’tan gelen emir üzerine, Ömer İbn-i
Sa’d’ın askerleri Fırat suyunu, Hz.İmâm’ın,
ehlinden-ayâlinden ve ona uyanlardan kestiler.
Bu olay Muharrem ayının 7. gününde oluyordu.
Hemen o gün Hz.İmâm’ın askerinde susuzluk
başladı. Susuzluktan çocuklar ağlamaya başladılar.
Geceleyin Hz.İmâm Hüseyin’in kardeşi Ali oğlu
Abbas, yanına yirmi er alarak Fırat nehrine
vardı. Muhafızları püskürttü ve yeteri kadar
su getirerek ordugâha yetiştirdi.
Bu arada Hz.İmâm Hüseyin, Sa’d oğlu Ömer’e
haber göndererek ona son defa nasîhatlar etti,
fakat o zâlime bu nasîhatlar bir fayda etmiyordu.
Muharrem ayının 8. günü idi. Hz.İmâm’ın askerlerinde,
çocuklarında tekrar susuzluk baş gösterdi.
Hz.İmâm’a başvurdular. Hz.İmâm bir yer işaret
etti; “Burayı kazın” buyurdular. Orayı kazdılar;
bir kaynak fışkırdı; “İçin” buyurdu; “Hayvanlarınıza
da içirin; bu dünyadan son içeceğiniz su”
dediler. Sonra o kaynak su yok oldu.
Hz.İmâm Hüseyin:
“Bu gece son gecemiz ve Cuma gecesidir. Ömrümüzün
son günleridir. İbâdetle, tâatle, Kur’ân okumakla,
bağışlanma dilemekle geçirelim bu gecemizi.
Sabah olunca her ne yapmak lâzım gelirse yaparız”
dedi.
Bu sırada düşman askerlerinden Hz.İmâm Hüseyin’e,
yakışıksız söz ve hakaretlerde bulunanlar
oluyordu.
Hz.İmâm Hüseyin, bu hakaretleri yapanlar için
yüzünü gökyüzüne çevirdi;
“Yâ İlâh’i, bu melûnlara hak ettikleri cezaları
ver” diye duâda bulundu.
Gerçekten de mazlûmun duâsı kabul edilir hükmü
gereğince, Hz.İmâm’a o hareketleri yapanlar,
âhiret azâbından evvel bu dünyada hak ettikleri
cezalarını hemen buldular ve ebedî cehennemi
boyladılar.
Yezîd’in askerleri gözlerinin önünde olan
bu kerametleri de görmekteydiler. Ama hiçbir
faydası olmuyordu. Gönüllerinin îman aynalarında,
bu kerametlerle hiçbir pas silinmiyordu. Öyledir,
çünkü zâlimlere hiçbir keramet tesir etmez.
Allah, Kur’ân-ı Kerîm’deki âyetlerde; zâlimler
hakkında şöyle buyurmaktadır:
“(86) İnandıktan, Peygamberin gerçek olduğuna
şehâdet ettikten, kendilerine de açık hüccet
geldikten sonra kâfir olanları Allah nasıl
hidâyete erdirir? Allah zâlim ve kâfirleri
hidâyete erdirmez. (87) İşte onların cezaları,
Allah’ın, meleklerin, bütün insanların lânetleri
üzerlerine olmaktır.” (Âli İmrân 86-87.
âyetler)
“Allah’a kendiliğinden yalan uydurandan
daha zâlim kim olabilir? Bunlar Rab’lerinin
huzûruna getirilirler, şahitler; «Rableri
namına yalan söyleyenler işte bunlardır» derler,
haberiniz olsun ki; Allah’ın lâneti zâlimlerin
üzerindedir.»”(Hud 18. âyet)
“Allah’ın rahmetinden kâfir olan topluluktan
başka kimsecikler ümit kesmez.” (Yusuf
87. âyet)
“Sakın sen Allah’ı zâlim olan müşriklerin
yaptıkları şeylerden gafil sanma, Allah onları
yalnız seğirderek (seslerini keserek) başlarını
yukarı kaldırarak gözleri kırpmayacak bir
halde gözlerinin durduğu güne tehir eder.
Onların kalpleri boştur.” (İbrahim 42.
âyet)
“Allah, insanları zulümleri yüzünden helâk
etseydi yeryüzünde yürür bir tek mahlûk kalmazdı,
fakat onlara azâb etmeyi mukadder bir zamâna
tehir etti; vakitleri gelince de ne bir an
geri kalırlar, ne bir an önce gelip-çatar
o mukadderat vakit.” (Nahl 61. âyet)
“(6) Şurası muhakkak ki; kâfir olanları,
Tanrı azâbıyla korkutsan da, korkutmasan da
onlar için birdir; onlar inanmazlar. (7) Allah
onların kalplerini, kulaklarını mühürlemiş,
gözlerinin üstüne bir de perde çekmiştir.
Onlar için büyük bir azâb vardır.” (Bakara
6-7. âyetler)
Bu olaylardan sonra, Kerbelâ Şahı, Hz.İmâm
Hüseyin bütün kardeşlerini, yakınlarını, çoluk
çocuğunu bir araya topladı; Allah’a hamd-ü
senâ, Resûl’ü ile ve soyuna salat-ü selâmdan
sonra onlara buyurdu ki;
“Ben, sizden daha hayırlı dostlar, arkadaşlar,
sizden daha iyi yardımcılar olduğunu bilmiyorum;
Allah hepinize ecir versin. Ceddim, Kerbelâ’da
şehit edileceğimi haber vermişti bana; o zaman
da gelip çattı işte. Sizin hepinize izin veriyorum,
hakkımı helâl ettim size. Gece gelip çatınca
karanlığı fırsat bilin; herkes «Ehl-i Beyt’im»
den birinin elinden tutsun, gitsin; dağılın
yeryüzüne; çünkü bu topluluk, ancak beni ister;
beni ele geçirdiler mi başkasını aramazlar
artık.”
Hz.İmâm’ın bu sözleri üzerine, ona tâbi olanlar
hep birlikte;
“Senden sonra yaşamayı istemeyiz biz” dediler;
“Allah o günü göstermesin bize.”
Hz.İmâm Hüseyin’e uyanlar hep buna benzer
sözler söylediler. Hz.İmâm’da onlara hayır
duâda bulundu ve o geceyi ibâdetle geçirmelerini
buyurdu.
Kerbelâ’da Muharrem ayının 10. gecesiydi.
Hz.İmâm Hüseyin’e tâbi olanların çoğu o gece
çadırlarında, kimi Kur’ân okuyordu; kimi namaz
kılıyordu, duâ ediyordu; kimi kılıcını bilemedeydi,
kimi yayını denemedeydi.
Kadınların gözleri yaşlıydı; çocuklar titriyorlardı,
susuzluk ciğerlerini yakmaktaydı. Kadınlar
feryâd edip ağlamaya başladıklarında Hz.İmâm
onları susturduktan sonra kardeşi Zeyneb’e;
“Sen” dedi; “Kadınların ulususun üzerinde
olan hakkım için beni kana bulanmış; şehit
olmuş görünce başını açma; yüzünü yırtma;
elbiseni parçalama; sesini yükseltme; feryâdınla
düşmanları sevindirme” buyurmuştur.
Söylenmiştir ki; her iki taraftan da cenk
safları sıralanınca, Hak ile bâtıl ve küfür
ile îman yerli yerini bulunca Kerbelâ Şahı,
Hz.İmâm Hüseyin düşman askerinin karşısına
çıkıp onlara dedi ki;
“Ey merhametsiz kavm! Başımdaki sarık ve belimdeki
kılıç, arkamdaki zırh, altımdaki at Hz.Resûlullah’ındır.
Ben Resûl sancağının vârisiyim. Zehra Betül’ün
göz nûruyum. Hiçbir zaman yalan ve boş yere
söz söyleyip ayak diremedim. Allah’a ve Resûl’e
aykırı yol tutmadım. Bana mektuplar ve elçiler
gönderdiniz. Üzerime hüccetler yolladınız.
Beni bu diyâra getiren sizlersiniz. Bu fitneyi
türlü sebeplerle kışkırtıp bu raddeye siz
getirdiniz. Bu ne sahtekârlıktır! Ama hilenin
yapısı sağlam değildir. Hilenin eseri yaşamaz.”
En sonunda Ömer İbn-i Sa’d, Hz.İmâm’ın karşısına
gelip;
“Ey Hüseyin” dedi; “Yezîd’e bey’at etmedikçe,
bu sözlerin bir faydası yok.” Sa’d oğlu bu
sözleri söyledikten sonra, yayını gerip bir
ok attı ve “Ey Kûfe halkı! Bilin ve şahit
olun ki, Hüseyin ile savaşa başlayan ben oldum”
dedi.
Daha sonra Hz.İmâm Hüseyin, çadırlara döndü
ve “Ey vefâlı dostlar!” dedi; “Ey canlarını
fedâ edenler! Kavgaya hazır olun ve savaş
araçlarını hazırlayın ki; bu dem kan dökülecek
demdir.”
Bu olay Hicret’in 61.yılında, Muharrem ayının
10. Cuma günü sabahında geçiyordu. Düşman
askeri, doğru bir rivâyete göre yirmi iki
bin kişiydi. Hz.İmâm Hüseyin’in askeri ise
yetmiş neferdi. Otuz kişi atlı, kalanı yaya
idi.
Savaş başlamıştı artık. Askerlerin safları
düzenlenince Riyahi oğlu Hur, Sa’d oğlu Ömer’in
huzuruna geldi;
“Ey Sa’d oğlu!” dedi; “Gerçekten Hüseyin ile
savaşın mutlaka yapılacağına karar verilmiş
midir?”
Sa’d oğlu;
“Elbette karar verilmiştir” dedi.
Hur:
“Sen Resûlullah’a kıyâmet gününde ne cevap
vereceksin?”
Bu söz üzerine Sa’d oğlu Ömer cevap vermedi.
Hur, kendi askerinin arasına döndü heyecandan
titriyordu. Sonra kendinde olmadan bir nâra
savurdu;
“Allah’a minnetler olsun ki, gayb âleminden
hidâyet nûrunun ışığını gördüm. O beni eğri
yoldan doğru yola çevirdi!” dedi ve atını
mahmuzladı, kendi askeri arasından çıktı.
Hz.İmâm Hüseyin’in ordugâhına geldi ve Hz.İmâm’ın
huzûruna çıktı;
“Acaba mü’minlerîn emiri özrümü kabul ediyor
mu?” diye sordu.
Hz.İmâm şu âyeti okudu;
“Allah kullarının tövbelerini kabul eder.”
(Tövbe 104. âyet) diye cevap verdi.
Sonra da;
“Ey Hur” dedi; “Lûtuf ve ihsân dergâhının
kapıları özür dileyenlere dâimâ açıktır. Günahını
itiraf eden kimse her zaman sevâbı kazanır
ve dâimâ beğenilir.”
Hur, Hz.İmâm Hüseyin’den bu sözleri duyduktan
sonra izin isteyip savaşa başladı. Yanında
kardeşi, oğlu ve kölesi de vardı. Hur, savaşa
başladıktan sonra Yezîd ordusundan birçok
nâmerdi öldürdü ve sonunda kendisi de yaralandı,
yere düştü; “Yetiş yâ İmâm” diye bağırdı.
Hz.İmâm, hemen yetişip Hur’u o zâlimlerin
elinden aldı, çadırların yanına getirdi. Hur
o anda gözlerini açtı;
“Ey zamanın imâmı! Benden râzı oldun mu?”
dedi.
Hz.İmâm:
“Evet senden râzı oldum, sen annenin sana
Hur adını verdiği gibi hürsün” dedi.
Vefâlı Hur bu müjde ile, Hz.İmâm’ın yüzüne
baktı ve gülerek Hak’ka canını teslim etti.
Hur’dan sonra kardeşi, oğlu ve kölesi de savaşmak
için atılıp Yezîd’in askerleriyle savaştılar
ve sonunda üçü de şehit oldular.
Savaş olanca şiddetiyle başlamıştı artık.
Hz.İmâm Hüseyin’e tâbi olan Hüseyniler; şehâdet
aşkıyla; îman aşkıyla, İslâmiyet ve din için
savaşıyorlardı.
Karşılarındaki Yezîd ordusu ise; Hz.İmâm Hüseyin’i
şehit etmek, İslâmiyet’i ve dîni ortadan kaldırmak
için savaşıyordu. Bu ordu tam bir zâlimler
topluluğu idi.
Hüseyniler’den her biri Yezîdîler’den bir
kaçını öldürmeden şehit olmuyordu. Biri şehit
olurken, diğerine; “Hüseyin’i bırakmamasını”
vasiyyet ediyordu.
Savaş bütün hızıyla sürüyordu. Sıra Hz.İmâm
Hasan’ın evlâtlarına gelmişti. Hz.Hasan Mücteba
oğlu Abdullah, Hz.İmâm’dan izin alıp meydana
atıldı, savaştı; bir çok Yezîd askerini öldürdü
ve sonunda o da şehit olup Rab’bine kavuştu.
Abdullah’ın şehâdetinden sonra Hz.Hasan Mücteba
oğlu Kasım amcasından izin alıp meydana çıktı.
Şehzade Kasım savaşta bir çok Yezîd askerini
öldürdü, sonunda yaralandı, yere düştü; “Ey
amca, beni bul!” diye haykırdı. Hz.İmâm Hüseyin
hemen yetişti, Kasım’ı o zâlimlerin arasından
aldı, çadıra getirdi. “Ehl-i Beyt” hatunları
başına toplaşıp ağlaştılar. Bu anda Kasım da
şehit olup Rab’bine kavuştu.
Ondan sonra savaş meydanına Hz.Ali Murtazâ
evlâtları girdiler. Onlar da birer birer savaşıp
birçok Yezîd askerini öldürdükten sonra hepsi
şehit oldular.
Hz.Ali Murtazâ evlâtlarından sonra şehit olmak
sırası Hz.Ali oğlu Abbas’a gelmişti. O, askerin
sancaktarı, muzaffer askerin başbuğu idi.
Hz.Abbas, ordusunun sancağını toprağa sapladı.
Hz.İmâm’dan şu niyâzda bulundu:
“Ey sabır ve tahammül gemisinin demiri! Benim
de yüce âlemin bayrak yükselteni olmamım vakti
yaklaştı. Âhiret âlemine gitmem gerek.”
Hz.İmâm Hüseyin ağlayarak;
“Ey Abbas!” dedi; “Sen İslâm ordusunun sancaktarı
idin. Bu anda asker, fânîlik çölünden beka
ülkesine göç etti. Sana da o diyâra bayrak
çekmek münasip düştü. Ama sana nasîhatım şudur;«Meydana
girince bu zâlimlere hücceti yenileme yolunda
nasîhat ver»”
Hz.Abbas bu sözleri kabul etti, savaş meydanına
yürüdü. Hz.Abbas’ın şehâdetinden sonra, şehitlik
sırası Hz.İmâm Hüseyin’e ve evlâtlarına gelmişti.
Hz.İmâm’ın oğlu Şehzade Ali Ekber, o zamanlar
on sekiz yaşındaydı. Ali Ekber, Resûlullah’a
çok benzerdi. “Ehl-i Beyt” Resûlullah’ı görmek
istediler mi ona bakarlardı. Hz.İmâm Hüseyin
evlâdının şehâdetini görmemek için silahlandı,
meydana doğru yürüdü. Oğlu Ali Ekber, o anda
Hz.İmâm’a yalvardı, izin istedi. Hz.İmâm,
onun ısrarından üzüntü duydu. Kendi mübarek
eliyle savaş aletleri hazırladı ve oğlunu
meydana saldı.
Şehzade Ali Ekber, bir nâra savurarak;
“Allah’a ibâdet fidanının çiçeği benim, Ali
Murtazâ oğlu Hüseyin’in ciğer köşesi benim
işte” dedi ve kendisini düşman askerinin ortasına
atıp, savaşa başladı. Yezîd ordusundan birçok
zâlimi öldürdü. Sonunda; “Ey baba, susadım,
susadım” dedi.
Hz.İmâm nemli gözlerinden kanlı yaşlar akıtarak;
“Ey ciğer köşem!” dedi; “Sabret! Senin için
Kevser şarabı hazırlanmaktadır.”
Şehzade Ali Ekber bu müjde ile yine meydana
döndü. Düşman askeri ona hücum ettiler ve
vücudunda çok yaralar açtılar. Şehzade en
sonunda atından düştü; “Babacığım, beni bul”
diye bir nâra savurdu. Hz.İmâm, o nârayı işitince,
meydana atılıp, şehzade Ali Ekber’i çadıra
getirdiler. Şehzade bu anda ruhunu Hak’ka
teslim etti.
Şehzade Ali Ekber’in şehit olmasından sonra
“Ehl-i Beyt” hatunları ağlaştılar, matemlerini
yenilediler. Hz.İmâm Hüseyin onlara teselli
verdi, dedi ki;
“Ey Peygamber’in «Ehl-i Beyt’i»! Ey İmâmet
güllüğünün rüzgarları! Gökyüzünün belâsı inince,
eseri bütün kâinata yayılır. Kâfir ve Müslümanların
hepsi bu mihnetin içine girerler. Ama mü’minin
kâfirden üstün olduğunu gösteren ölçü şudur
ki; mü’min belâya sabreder, kâfirse ondan
feryâd ve şikâyet eder. Nitekim; nimette de
kâfir günah işler, mü’minse verâ sahibi olur.
Şüphe yok ki; mü’min belâya sabır ve şükür
gösterir. Bu suretle de mertebesi yücelir.
Kâfir ise sızlanıp şikâyet etmekle kahra uğrar
ve kınanmış olur. Bu mânaya en gerçek delil
ise; «Ancak Allah yolunda sabır gösterenlere
hesapsız mükâfatlar vardır» (Zümer 10.âyet)
âyet-i kerîmesidir.
Ey iffet perdesi ile örtülü kadınlar! Sabredin,
tahammül gösterin. Sabır ve tahammülün sonu
âhirette cennet bahçeleri, dünyada kıyâmete
kadar izzet ve tâzimdir. Sakın benden sonra
yakalarınızı yırtıp saçlarınızı yolmayınız.
Bu, düşmanların sevincini artırır. Fakat gözyaşı
dökmekten sizi alıkoyamam. Çünkü mazlûmun
gözünden akan su, rahmet bahçesini sular.
Dertli garibin gözyaşı, amel tozlarını giderir.”
Hz.İmâm Hüseyin bunları söyledikten sonra,
evlâtlarını büyüklere emanet yolu ile teslim
etti. Hepsini de ulu Allah’a ısmarladı. Sonra
onlara vedâ edip, gazâ meydanına yürüdü. Hz.İmâm
gazâ meydanına yürüdüğü anda, süt emer bir
yaşta olan çocuğu Ali Asgar’ın, susuzluk acısı
ile neredeyse ölüm derecesine geldiğini kendisine
bildirdiler.
Hz.İmâm Hüseyin’e bu hali bildirdikleri zaman,
Hz. İmâm o masum 1,5 yaşındaki çocuğu eline
almış, düşman askerine karşı tutmuş; Yezîd
ordusuna karşı;
“Ey zâlimler!” dedi; “Diyelim ki, ben günahkârım.
Fakat şu günahsız çocuğa niçin bir damla su
vermezsiniz?”
Bu sözlere rağmen o taş yüreklilerden bir
akar suyun çıkmasının yolu yoktu. Hz.İmâm’a
şu cevabı verdiler;
“Ey Hüseyin! Ubeydullah İbn-i Ziyad’ın kesin
buyruğu bir yudum su verilmemesi hakkındadır.
Bu değişmez. Ve bey’at etmeyince, ne sana,
ne evlâdına su içmek nasîb olmayacaktır.”
Hz.İmâm Hüseyin ümitsizlendi, geri dönmek
üzere iken Yezîd ordusundan bir zâlim yayını
kurup bir ok attı. Atılan ok Hz.İmâm’ın kucağındaki
Ali Asgar’a rastladı. Ok masum çocuğun o mübarek
boğazından geçti, Hz.İmâm’ın mübarek koluna
saplandı. Hz.İmâm o masumun boğazından oku
çekip çıkardı ve sonra o yavruyu annesine
götürüp; “Ey biçâre!” dedi; “Oğlun şehâdet
şerbetini içti.”
Hz. İmam Hüseyin'in Vedası ve Şehadeti
Böylece o masum çocuğun şehit olması ile yetmiş
iki kişinin şehit olması tamamlanmıştı. Hasta
olan oğlu Hz.Zeynel Abidin’den başka sağlar
arasında Hz.İmâm Hüseyin’e yardımcı kimse
kalmamıştı.
Rivâyet edilmiştir ki;
Hz.Zeynel Abidin, babası ile yalnız kaldığını
görünce, kendine dikkat ederek yatağından
dışarı çıktı, çok zayıftı, titriyordu. Kendisine
savaş silahı hazırlıyordu. Tam meydana yürüyecekti
ki, Hz.İmâm Hüseyin;
“Ey gözümün nûru!” diye haykırdı; “Şimdi sana
şehitlik izni yoktur. Çünkü seyyitlik silsilesi
sana bağlıdır. Mustafa ve Murtazâ’nın soyunun
bekâsı senin sağ kalmana bağlıdır!” dedi.
Hz.Zeynel Abidin’de ;
“Ey baba! Ben şehâdet şerbetinden nasıl mahrum
kalırım” dedi.
Hz.İmâm Hüseyin:
“Ey ciğer köşem!” dedi; “Belâ meclisinde şehâdet
kadehini içmene henüz sıra gelmemiştir.”
Sonra oğlu Hz.Zeynel Abidin’i bağrına bastı.
Yüzünü yüzüne sürdü, ona vedâ etti ve dedi
ki:
“Ey gözümün nûru! Sabırlı olmak yolundan ayrılma
ki, o yol Peygamberlerin ve evliyânın ahlâk
yoludur. Eğer bize bu musîbet nasîb olmasaydı
bizden sonra gelecek Müslüman kişilere bir
belâ inse onu ilâhi bir gazab diye düşünerek
üzüleceklerdi. Ne saâdet ki, belâ bizim yanımızda
hakikat ehlinin sevgilisidir. Ve musîbetin
başa gelmesi ümmetin Allah’tan korkanları
için teselli sebebidir.”
Bundan sonra Hz.İmâm Hüseyin, oğlu Hz.Zeynel
Abidin’e atalarından kalan imâmet emanetleri
teslim etti. Bunlar kıyâmet ilmi ve baki ilimlerdi
ki, bunları imâmlardan başkasının zabtı mümkün
değildi.
Böylece Hz.İmâm, vasiyyetlerini tamamladıktan
ve emanetleri oğluna teslim ettikten sonra
savaş elbiselerini giyindi ve “Ehl-i Beyt’e”;
“Allah’a ısmarladık” diyerek meydana yürüdü
ve dedi ki; “Ben Resûlullah’ın oğluyum, ben
Allah’ın velîsi Ali Murtazâ’nın evlâdıyım.”
Hz.İmâm Hüseyin, daha sonra o zâlimler topluluğuna
son bir defa söz söyleyerek dedi ki;
“Ey zâlim kavm? Ey gaddar topluluk! O yüce
Allah’ın kahredici kahrından çekinin ki; Firavun’un
tayfasını Nil ırmağının selleri içinde boğdu.
Fil ashâbının askerini Ebabil kuşlarının hücumu
ile mağlup etti. Korkun o Allah’tan ki; o
Cebbar’ın gazabından ki, Lût kavmi âsilerinin
şehrini darmadağın etti. Nûh oğullarının yurduna
ölüm selleri yürüttü.
Ey zâlimler! Eğer kazâ dîvânının Hâkimine,
Hz.Resûl’ün şeriâtına inanıyor ve bunlara
boyun eğiyorsanız bu işlerin sonunu anın,
bu zulümlerden tövbe edin. Bana amân verin
ki; bu çocukları bu kadınları gurbette ayak
altında ezdirmeden, Habeş diyârı yönlerine
veya Anadolu’ya alıp gideyim. Bu Arap adası
ile Babil topraklarını size teslim edeyim.
Eğer muharebeden vazgeçme imkânı yoksa, bâri
birer birer meydana gelin!”
Hz.İmâm Hüseyin’in bu sözlerinden sonra, askerlerinin
inançlarını değiştireceğini anlayan Yezîd
ordusunun başındakiler; “Ey Hüseyin! Bizim
savaşımız Yezîd’in emriyledir. Senin kurtuluşun
ona bey’at etmektir. Ya kabul edip bey’at
edersin, ya ölüme boyun eğersin!” dediler.
Sonra ok atıcılara şu emri verdiler:
“Hüseyin’i göz açtırmadan ok yağmuruna tutun!”
Askerler de Hz.İmâm’ın üzerine ok yağdırmaya
başladılar. Öyle ki, hava ok kanatlarıyla
doldu. Ama Rab’bin himayesi ile korunan o
dünya sığınağı padişaha bir zararı dokunmadı.
Hz.İmâm Hüseyin de meydanda dolaşıp;“Er istiyorum!”
dedi ve karşısına çıkanları birer vuruşta
öldürdü. Hz.İmâm Hüseyin o sapık askerleri
dağıttıktan sonra, rüzgar uçuşlu atını Fırat’a
eriştirdi. Bir yudum su içip hararetini söndürmek
istedi. Ama kadınların ve çocukların susayışlarını
hatırladı, su içmedi.
Sonunda düşman askerinin hücumları ile Hz.İmâm’ı
yaraladılar. Hz.İmâm Hüseyin yetmiş iki yara
almıştı, yaraların çokluğundan ve susuzluktan
güçsüz düşmüştü. Ömer İbn-i Sa’d Hz.İmâm’ın
bu halini görünce öldürülmesini istedi.
Hz.İmâm Hüseyin yere düştüğü zaman Sa’d oğlu
Ömer’in emriyle bir vuruşcu Hz.İmâm’ı öldürmeye
gitti.
O zaman Hz.İmâm Hüseyin:
“Ey fukara!” dedi; “Beni öldürecek adam sen
değilsin. Bu kötü işe çalışma ki, yazıktır.
Sonra cehennem ateşine uğrarsın.”
O adam ağlayarak;
“Ey Resûlullah’ın oğlu! Bu halde iken bile
bize hâlâ acıyorsun. Hak ehli olduğuna şüphem
kalmadı!” dedi ve elindeki kılıcı korkusuzca
geriye dönüp, Sa’d oğlu Ömer’e fırlattı. Ömer’in
adamları koştular, kılıcın ona vurmasına engel
oldular ve daha sonra o adamı yaraladılar.
O da yaralı bedeniyle Hz.İmâm’ın yanına geldi;
“Ey İmâm Hüseyin!” dedi; “Senin için beni
şehit ediyorlar!”
Hz.İmâm da;
“Mücâhidlerin ameli kaybolmaz!” dedi. Sonra
o kişiyi şehit ettiler.
Böylece her yönden kılıçlar çekilip Yezîd’in
nimetlerine ve iltifatına kavuşmak ümidiyle
o alçak emre uyuluyordu. Bu alçaklık yalnız
iki kişiye erişti. Birisi Enes oğlu Sinan,
birisi de Şimir Zilcevşen’di. Bu iki zalim
Hz.İmâm Hüseyin’i şehit etmek için üzerine
yürüdüler. Zalim Şimir öne atılarak Hz.İmâm’ın
karşısında dikildi.
Hz.İmâm gözünü açtı:
“Ey bahtsız adam! Sana kim derler?” diye sordu.
O alçak:
“Ben Şimir Zilcevşen’im!” diye cevap verdi.
Hz.İmâm:
“Zırhının ucunu pis yüzünden çek. Seni göreyim!”
dedi.
Şimir zırhını çekti, pis yüzünü gösterdi.
Hz.İmâm Hüseyin o alçağın dişlerinin domuz
dişi gibi murdar ağzından dışarı çıkmış olduğunu
gördü. Hz.İmâm:
“Resûlullah doğru söylemiş!” dedi; “Bu bir
nişânedir.”
Gerçekten de Hz.İmâm Hüseyin’e rüyasında,
Hz.Peygamber; Hz.İmâm’ın katilini ve şehâdet
vaktini bildirmişti.
Hz.İmâm dedi ki;
“Ey Şimir! Benim öldürülmem sana mukadder
kılınmıştır. Ama bugün hangi gün ve hangi
vakittir? Ve bu ay hangi aydır?”
Şimir bedbahtı:
“Muharrem ayıdır. Ve Cuma günüdür. Vakit de
namaz vaktidir!” diye cevap verdi.
Hz.İmâm Hüseyin:
“Ey zâlim!” dedi; “Böyle bir haram ayında,
Cuma gününde, namaz vaktinde İslâm hatipleri
minber başında Atamın vasıflarını anlatırlar.
Ve zengin, fakir kullar camiye yüz tutarlar.
Sen nasıl olur da bu kötü işi yapmağa kalkarsın?
Ey Şimir üzerimden çekil biraz mühlet ver.
Ben de kurumuş dudağımla namaz kılayım. Çünkü
namazda iken şehit olmak bana miras kalmıştır.
Ben de o baba saâdetini bulayım.”
Bahtsız Şimir, Hz.İmâm Hüseyin’in üzerinden
çekildi. O Hazret de biraz kuvvet bularak
oturdu, kıbleye yüz tuttu ve namaza durdu.
Hz.İmâm Hüseyin namazda secdeye baş koymuşken,
alçak Şimir, Hz.İmâm’ın baş kaldırmasına zaman
bırakmadı ve Hz.İmâm’ı şehit etti.
Hz.İmâm Hüseyin, Hicret’in 61. yılı (Milâdi
680) Muharrem ayının 10.günü Cuma öğlen namazı
vakti Kerbelâ’da, “Ehl-i Beyt” ve din düşmanı
olan; Allah, Peygamber ve din ile hiç ilgisi
bulunmayan Mûaviye oğlu Yezîd ordusu tarafından,
şehit edilmiştir. Türbesi Kerbelâ (Irak)’dadır.
Hz.İmâm Hüseyin şehâdetlerinde, 57 yaşlarında
idi. Hz.Resûlullah’la 6, Hz.Ali ile 37 yıl
yaşamışlar, kardeşleri Hz.İmâm Hasan’dan sonra
da 10 yıldan biraz fazla ömür sürmüşlerdir.
Hz.Resûlullah’ın; “Hüseyin bendendir, ben
Hüseyin’denim” buyurdukları Hz.İmâm Hüseyin;
bu şehâdeti ile Müslümanlık iddiasında bulunanlar
tarafından ve mü’minlerin emiri adını takınan
kişinin emriyle, nasıl ihânete uğradığını,
nasıl şehit edildiğini, Hz.Resûlullah’ın vücutları
mesâbesinde bulunan vücutlarının, nasıl cefâlara
lâyık görüldüğünü, Hz.Peygamber’in öpüp kokladığı
başın, gözlerin, dudakların nasıl hakaret
gördüğünü, İslâm’ın ne hâle düştüğünü, bütün
âleme ilân etmiştir.
Hz.İmâm Hüseyin saltanat elde etmek için değil,
İslâmiyet’i ve dînin esasını korumak için
harekete geçmişti. Hz.İmâm Hüseyin biliyordu
ki; dört bucağı sarmış zulme, gözleri karartmış
hırsa karşı, üst olamayacaktı. Medine’de kalsaydı
orada, Mekke’de kalsaydı orada şehit edeceklerdi.
Nitekim bu zalim kavim daha sonra Kâbe’yi
yıktılar, Medine’de Hz.Peygamber’in mescidine
hürmet etmediler, akla gelmez zulümlerde bulundular.
Hz.İmâm Hüseyin oraları da korumak gayretiyle
Irak’a yöneldi, Kûfe’den gelen mektuplara
aldanmış değildi, gitmemesini söyleyen herkese
Hz.İmâm; işin sonunu, önceden haber vermişti.
Hz.İmâm Hüseyin İslâm uğruna kendisini, kendi
aşk ve istekleriyle; dostlarını, ehlini-ayâlini
tehlikeye atmak zorundaydı. Böyle bir zamanda
asıl tehlike, susmak, zulme boyun eğmek, bey’atı
kabul etmek, İslâm’ın izzetini, zillete satmaktı.
Hz.İmâm Hüseyin, Hz.Resûlullah’a ve dînine
karşı kendisini amaç edinenlerin, şehit etmek
isteyenlerin, iç yüzlerini insanlık âlemine
göstermek istiyordu. Hz.İmâm Hüseyin dostlarının
şehâdetini gördü; yüzüyle, özüyle Hz.Peygamber’i
andıran oğlu Ali Ekber’i, gözünün önünde kanlara
bulandı. Süt emer çağındaki yavrusu Ali Asgar’ı,
kucağında oklandı, “Ehl-i Beyt’i”nin esâretine
inandı. Fakat şehâdetiyle de İslâm’ın izzetini,
îmanın kudretini, hakkın bâtıla karşı zaferini,
bütün âleme bildirdi, ceddinin dînini ihyâ
etti.
Hz.İmâm Hüseyin, bu şehâdeti ile Ümeyye oğullarının;
Muâviye ve Yezîd soylarının, sözde Müslümanlığa
inanmış görünenlerin, Hz.Muhammed ve “Ehl-i
Beyt” soylarına yapmış oldukları zulümleri,
cefâları; bütün insanlık âlemine safha safha
gösterdi.
Hz.İmâm Hüseyin, Yezîd’in ve ondan sonraki
zalimlerin, zulmün karşısındaydı.
Hz.İmâm Hüseyin, bir İslâm fedâisiydi ve buna
memurdu. Bu memuriyetini Hz.İmâm gerçek bir
surette yerine getirdi.
Hz.İmâm Hüseyin kanıyla, “Ehl-i Beyt’i”nin
esâretiyle, düşmanlarının hareketleriyle,
sözleri ile gerçeği gösterdi, meydana çıkardı.
Hz.İmâm insanlığın, insan hürlüğünün, zulme
karşı duruşunun ebedî bir örneği oldu.
Hz.İmâm Hüseyin canıyla, kanıyla bu zulmün
karşısında durmasaydı; zulüm adâlet yerine
geçecek, kötülük İslâm şiârı olacaktı.
Hz.İmâm Hüseyin ki; şehâdetinden sonra yüzyıllar
geçtiği hâlde, sevenlerin gönüllerinde her
an yaşamada, ümmeti Müslümanı kurtarmak için
âleme rahmet olmakta. Hz.İmâm Hüseyin ki;
her an zulme uğrayanlara güç kuvvet vermekte;
her an zulme karşı durmakta; her an Hak’kı
izhâr etmektedir.
Hz.İmâm Hüseyin’in şehâdetinden sonra savaş
bitti. “Ehl-i Beyt” kadınları ve çocukları
Şam’a götürüldüler. Bu şehadet olayından sonra,
her sene Muharrem ayında şehitler için mâtemler
tazelenir, zâlimlere lânet edilir. Bu konuda
yazılanlar deryadan bir damla.
Kendilerinden sonra imâmet, oğlu Hz.İmâm Zeynel
Âbidin intikal etmiştir.
En doğrusunu Allah bilir.
Vecîzelerinin Bir Kısmı
Âhiret
saâdetinin, dünya devletinden önde olduğunu
mutlaka biliniz. Çünkü dünya saltanatı gelip
geçicidir. Onu minnet ile ele geçirmeğe ve
zilletle bırakıp gitmeğe değmez.
Allah’a yakınlık alâmeti; mihnetin
ve belânın ölüm veren zehrini yudum yudum
içmekten ve Ulu Tanrı dergâhına kabûl nişânesi;
musîbetlere ve çilelere tahammül etmekten
ibarettir.
Ben, zalimlerle yaşamayı bir zillet
sayarım.
Biz «Ehl-i Beyt» Allah’ın rızâsına
uymuşuz; ondan râzıyım; belâsına sabrederiz;
sabredenlerin mükâfatlarına ereriz.
Biz Hak’kın rızâ incisini arama da
belâ denizinin dalgıçlarıyız. Felâket kılıcından
korkmayanlar, bizimle atbaşı beraber olurlar.
Biz Tanrı yakınının cevherlerini aramak maksadıyla
sebat ve sabır sahasının seyyahlarıyız. Gam
ve keder hâdiselerinden sakınmayanlar, bize
arkadaşlık etmeye rağbet ederler.
Biz Peygamber’in “Ehl-i Beyt’i”yiz
ve Nübüvvet hanedanıyız. Bizim makamımız Allah’a
yakın olan meleklerin yanıdır. Ve duâmızın
oku dâimâ kabûl edilir olmuştur.
Bizce açık olan sırlar sizin için gizlidir.
Nitekim geminin delinmesi hikmeti Mûsâ Peygamber’e
gizli kalmıştır, fakat Hızır Aleyhisselâm
için bu açık seçiktir.
Ey Peygamber’in «Ehl-i Beyt’i»! Gökyüzünün
belâsı inince, eseri bütün kâinata yayılır.
Kâfir ve Müslümanların hepsi bu mihmetin içine
girerler. Ama mü’minin kâfirden üstün olduğunu
gösteren ölçü şudur ki, mü’min belâya sabreder
kâfirse ondan feryâd ve şikâyet eder. Nitekim
nimette de kâfir günah işler, mü’minse verâ
sahibi olur. Şüphe yok ki; mü’min belâya sabır
ve şükür gösterir. Bu suretle de mertebesi
yücelir. Kâfir ise sızlanıp şikâyet etmekle
kahra uğrar ve kınanmış olur. Bu mânaya en
gerçek delil ise; «Ancak Allah yolunda sabır
gösterenlere hesapsız mükâfatlar vardır.»
(Zümer 10. âyet)
Hak bizdedir, biz Hak ile beraberiz.
Hak rızâsı, zaten tehlikelidir. Bunu
böyle kabûl eden yolunda gider. Her dileğin
incisi, belâ girdaplarındadır. İnci avcısı
olan onu yakalar.
Hayat, inanmak ve mücadele etmektir.
Hikmetin gizli sırlarına erişilmez,
takdirin irâdesinin dışına çıkılmaz.
Hikmetin sırları bize gizli olmaz.
Ve ismetin feyzi bizi gaflete sürüklemez.
İbâdet; emredilenlerle amel edip, yasak
edilenlerden sakınmaktan ibarettir.
İnsanlar dünyaya kul oldular; din,
yalnız ağızlarında. Geçimleri düzendeyse söz
ediyorlar dinden, ama bir belâya uğradılar
mı bundan da vazgeçiyorlar. Gerçeğe uyan işe
koyulan yok, fakat bâtıla koşan çok.
İnsanların en cömerdi, istemeden veren;
en asili de intikama gücü yeterken bağışlayandır.
Namazda iken şehit olmak, bize miras
kalmıştır.
Ne talihsiz bedbaht kavim ki; halkın
rızâsını kazanmayı, Halik’in (Yaratan Allah’ın)
gazâbına üstün tutup, «Ümmetiyiz!» dedikleri
Peygamber’in evlâdını helâk ederek Yezîd’in
hoşuna gitmek isterler!
O varlıkları yaratan Ulu Tanrı’ya sonsuz
hamd-ü senalar olsun ki, insan soyunu akıl
ve düşünce üstünlüğü ile öteki yaratıklardan
yüce kılmıştır. Ve ölçüsüz şükürler olsun
o dünya evinin şekillerini çizen ve âhiret
yerinin hallerini tedbir eden Allah’a ki,
insan cinsinden Peygamberler zümresine üstünlük
vasfı yardımında bulunup onları imtiyaz şerefi
ile yüceltmiştir. Ve sayısız selâm ve sınırsız
selâvat o Kâinat’ın Efendisine ki, Peygamber
sınıfında kendi itibar cevheri daha şerefli
ve daha uludur. Ve yine selâmlar o ashâplar
ve ashâp zümresine ki, Risâlet ailesinde sohbetleri
kabûl edilmiştir ve ibâdetleri her an elden
üstündür.
Oğlu Hz.Zeynel Abidin’e dedi ki; «Sabırlı
olmak yolundan ayrılma ki; o yol Peygamberlerin
ve evliyânın ahlâk yoludur. Eğer bize bu musîbet
nâsib olmasaydı; bizden sonra gelecek Müslüman
kişilere bir belâ inse, onu ilâhi bir gazab
diye düşünerek üzüleceklerdi. Ne saâdet ki;
belâ bizim yanımızda hakikat ehlinin sevgilisidir.
Ve musîbetin başa gelmesi, ümmetin Allah’tan
korkanları için teselli sebebidir.»
Ölüm, genç kızın boynuna takılan gerdanlık
gibi, Âdem oğullarının boyunlarına takılmıştır;
onlara ezelden yazılmıştır.
Şüphesiz takdir kalemiyle yazılan şey
bozulmaz. Kazâ hükümleri yürürlüğe girince,
hiçbir çare ile engellenemez.