DOKUZUNCU İMAM HZ. İMAM MUHAMMED'ÜL TAKİYY'ÜL
CEVAD'IN HAYATI
Hz.İmâm
Muhammed’ül Cevâd, Hicret’in 195. yılında
Recep ayının 10. gününde Medine-i Münevvere’de
dünyaya gelmişlerdir. Hz.İmâm Muhammed’ül
Cevâd, babaları Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ Hak’ka
kavuştuklarında 8 yaşlarında idi. Anneleri
Sebike hanımdır.
Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd’ın künyeleri “Ebû
Câfer”dir. En meşhur lâkapları “Cevâd” ve
“Takıy”dir. “İmâm Muhammed’ül Cevâd” yahut
“İmâm Muhammed’üt Takiyy’ül Cevâd” diye de
anılırlar.
Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd’ın 4 oğlu 4 de kızı
olmak üzere 8 evlâdı olmuştur. Soyları, Hz.İmâm
Aliyy’ün Nakî ve Mûsâ-i Mubarka’dan yürümüştür.
Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’dan sonra imâmet, oğulları
Hz.İmâm Muhammed’üt Takiyy’ül Cevâd’a intikal
etmiş, Allah-ü Taâlâ; Hz.Yahyâ’ya, Hz.Îsâ’ya
nasıl çocukluklarında Peygamberlik ihsân etmişse
Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd'a da küçük yaşta
ümmetin imâmetini ihsân eylemiştir.
«Kitâb’ül-Mesâil» gibi telifleri bulunan Ahmet
bin Muhammed-i Bezanti, İbn’ün-Necâşî’nin
kendisine; “Sahibinden (kendisine uyduğun,
sohbetinde bulunduğun zâttan) sor; ondan sonra
imâm kimdir” dediğini, Ahmet bin Muhammed-i
Bezanti’nin; “Bunu bende bilmek istiyorum”
deyip, Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’dan sorduğunu,
Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’nın “Oğlum’dur” buyurduklarını,
o vakit henüz oğulları bulunmadığını, bunu
da; “Nasıl oğlumdur diyor, oysa ki henüz oğlu
yok diyebilen kimdir ki” sözüyle açıklayıp
bir oğulları olacağını bildirdiklerini, az
bir müddet sonra İmâm Ebû Cafer Muhammed’in
doğduklarını bildiriyor.
Yine naklederler ki; birisi Hz.İmâm Aliyy’ür
Rızâ’ya sordu:
“Sen, nasıl imâm olabilirsin ki oğlun yok”
dedi.
Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ:
“Olmayacağını nasıl biliyorsun? Birkaç gün
sonra Allah bana öyle bir oğul ihsân edecek
ki; gerçekle bâtılın arasını, onunla ayıracak”
buyurdular.
Muhammed bin Sinan der ki:
“Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım, Irak’a hareketlerinden
önce kendileriyle buluştum; oğulları Ali’de
yanlarındaydı.”
Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım bana baktılar da;
“Yâ Muhammed” dediler; “Sakın daralma, bu
yıl öyle bir olay meydana gelecek ki!”
Ben, bu söz üzerine;
“Allah, beni sana fedâ etsin” dedim; “Beni
derde attın.”
Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım:
“Sabret” buyurdular. Abbas oğullarından Mehdî’yi
kasdederek; “Bu azgına dayan; o bana kötülük
edemeyecek, ondan sonraki de (Mehdî’nin oğlu
Mûsâ’da) öyle.”
Ben; “Peki” dedim; “Allah beni sana fedâ etsin,
sonra ne olacak?”
Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım buyurdular ki:
“Allah, zalimleri sapıklıklarına terk edecek
ve dilediğini yapacak.”
Ben; “Neler olacağını” sorunca da; Hz.İmâm
Mûsâ-i Kâzım, oğulları Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’yı
kastederek;
“Benden sonra kim bu oğluma zulmeder, imâmetini
inkâr eylerse bu hususta ısrarda bulunursa,
Resûlullah’tan sonra Ebû Tâlib oğlu Ali’nin
imâmetini inkâr etmiş, ona zulmetmeye râzı
olmuş gibidir” buyurdular.
Ben; “Allah ömür verirse” dedim; “Onun hakkını
teslim eder, imâmetini ikrâr eylerim.”
Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım:
“Doğru dedin yâ Muhammed” buyurdular;“Allah
ömrünü uzatır; onun hakkını teslim edersin,
ondan sonrakinin imâmetini de ikrâr eylersin.”
Ondan sonra; “İmâm kim?” diye sordum.
Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım:
“Ondan sonra imâm, oğlu Muhammed” buyurdular.
Ben; “Razı oldum, teslim oldum” dedim.
Safvan bin Yahyâ, Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’ya
diyor ki;
“Allah sana oğlun Muhammed Cevâd’ı vermeden
önce, bir oğlun olmasını Allah’tan dilemedeydin.
Allah ihsân etti gözlerimiz aydınlandı. Allah
yokluğunu göstermesin; fakat sana bir hâl
olursa kime başvuralım, kime uyalım” dedim.
Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ, elleriyle oğlu Muhammed
Cevâd’ı göstererek; “Buna” buyurdular.
Ben; “Sana fedâ olayım” dedim; “Bu daha 3
yaşında bir çocuk.”
Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ buyurdular ki:
“Bunun ne zararı var? Hz.Îsâ, Peygamber olduğu
zaman 3 yaşında da değildi.”
Hicret’in 204. yılında Halîfe Me’mûn Bağdat’a
gitti. Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd bu sırada
Medine’deydiler. Hz.İmâm Hicri 211. yılına
kadar da Medine’de kaldılar. O yıl halîfe
Me’mûn, Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd’ı Bağdat’a
çağırttı. Hz.İmâm o sırada 15-16 yaşlarındaydı.
Me’mûn, Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’yı kendisine
dâmâd ettiği gibi, öbür kızını da Hz.İmâm
Muhammed’ül Cevâd’a vererek onu da kendisine
dâmâd edinmek istiyordu. Halîfe Me’mun’un
bu niyeti halk tarafından duyulmuş, Abbas
oğulları taraftarlarınca hoşnutsuzlukla karşılanmıştı.
Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd; Bağdat’da devlet
erkânı, bilginler ve halk tarafından büyük
bir törenle karşılandılar. Kendilerine hazırlanan
eve yerleştirildiler.
Sâmırâ Kadısı olan ve kadıların kadısı, en
büyük rütbeli kadı pâyesine erişmiş bulunan
Yahyâ bin Ekrem; Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd’ın
yaşına bakarak bilgisini, yaşıyla ölçmek gafletinde
bulunuyordu. Bu yüzden de Hz.İmâm’a gösterilen
saygıyı fazla bulmakta, halk içinde bilgisizliğini
meydana koymak için fırsat aramakdaydı.
Sâmırâ Kadısı Yahyâ bin Ekrem, Halîfe Me’mûn’a;
bilginlerin bulunduğu bir mecliste Hz.İmâm
Muhammed’ül Cevâd’ın bilgisinden faydalanmak
istediğini arz etti. Me’mûn da bu dileği memnunlukla
kabul etti. Bilginlere haber salındı. Kararlaştırılan
gün ve vakitte hepside bir yere toplandı.
Hz.İmâm da orayı şereflendirdiler.
Tanışılıp, görüşüldükten sonra Sâmırâ Kadısı
Yahyâ bin Ekrem, Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd’tan;
“Hac töreninde İhrâma bürünmüş kişinin avlanmasındaki
şer’i hükmü” sordu.
Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd:
“Önce ihrâmda bulunan kişiyi ve kastını bilmek
gerek. Erkek mi, kadın mı; avlanılması helâl
olan yerde mi avlandı, haram olan yerde mi;
kendisi hür mü, köle mi; küçük mü, büyük mü;avlanmanın
haram olduğunu biliyor muydu, bilmiyor muydu;
avlanmasında kasıt var mı, yoksa bu iş rastgele
mi oldu; onun ilk suçu mu, yoksa bu suçu defalarca
işledi mi; pişman olmuş mu, suçunda ısrar
ediyor mu; gece mi avlandı, gündüz mü; ihrâma
umre için mi girmiş, hac için mi; sonra avlandığı
hayvana da bakmak gerek; uçan kuş mu, dört
ayaklı hayvanlardan mı; küçük mü, büyük mü;
ona göre hükmedilir” buyurdular.
Sâmırâ Kadısı Yahyâ bin Ekrem, bu sözler karşısında
şaşırıp kaldı. Halîfe Me’mûn; “İnkâr ettiğiniz
kişiyi gördünüz mü?” dedi ve Hz.İmâm’ın bu
soruyu cevaplandırmalarını, ayrıntılı hükümleri
bildirmelerini diledi.
Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd buyurdular ki:
“İhrâma bürünmüş kişi, avlanmanın helâl olduğu
yerde avlanmışsa o av da uçan bir hayvansa,
bir kuşsa, büyücekse, avlanana keffâre vâcibtir.
Allah rızâsı için bir koyun kurban eder. Avlanmanın
haram olduğu yerde avlanmışsa iki koyun kurban
etmesi gerektir. Helâl olan yerde küçük bir
kuş avlandıysa, suçunun keffâresi, yeni sütten
kesilmiş kuzudur. Haremde avlanmışsa o kuzuyu
kurban etmekle beraber, bir de avlandığı hayvanın
değerini vermesi gerek. Hayvan ehil değilse,
mesela yaban eşeğiyse, keffâresi inektir,
deve kuşuysa bir deve kurban eder. Bir ceylanı
avlamışsa karşılığında bir koyun kurban etmesi
gerekir; haremde avlanmışsa keffâresi iki
kattır; iki inek, iki deve, iki koyun kurban
eder. Bu suçu işleyen Hac için ihrâma girmişse
kurbanlarını Minâ’da, umre için girmişse Mekke’de
keser. Bütün bunlarda avlananın, meseleyi
bilmesi, bilmemesi aynıdır. Ama bu işi bilerek
yapmışsa, yani bu suçu inâdına işlemişse,
keffâresini yerine getirmekle beraber yinede
suçlu kalır; yanılarak işlemişse keffâreyle
suçtan kurtulur. Hür olanın kendisi keffâreyi
yerine getirir; kulun keffâriyesiyse sahibine
aittir. Suçu işleyen, çocuksa, uhdesine keffâre
düşmez. İhrâmdayken bu suçu işleyen tövbe
ederse, âhiret azâbından kurtulmuş olur; ama
suçunda ısrâr ederse âhiret azâbına uğrar.”
Halîfe Me’mûn, Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd’ın
bu izâhına karşılık;
“Ne de güzel anlattın ey Ebû Câfer, Allah
sana hayırlar versin. Şimdi Yahyâ’nın sana
sorduğu gibi sende ona birşey sor” dedi.
Sâmırâ Kadısı Yahyâ bin Ekrem:
“Evet” dedi; “Sana fedâ olayım, bilirsem cevap
veririm, bilmezsem faydalanmış olurum.”
Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd bir soru sordu.
Sâmırâ Kadısı Yahyâ bin Ekrem, cevaptan aciz
kaldı; “Vallâhi bu soruya cevap veremeyeceğim.
Lûtfeder, söylersen faydalanırız.”
Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd, sorduğu sorunun
cevâbını geniş bir şekilde açıkladı. Bunun
üzerine Me’mûn meclistekilere;
“İçinizde” dedi; “Bu meseleye, bu şekilde
cevap verecek yahut önceki soruyu o tarzda
cevaplandıracak birisi var mı? ”
Meclistekiler; “Vallâhi yok” dediler.
Halîfe Me’mûn; “Yâ” dedi; “İşte bu «Ehl-i
Beyt», halktan böyle üstün olmuştur; gördünüz
işte, bunların yaşları küçük olsa bile, bu
olgunluklarına engel olamıyor” demiştir.
Me’mûn, kızı Ümm’ül-Fazl’ı, Hz.İmâm Muhammed’ül
Cevâd’a vermiş muhteşem bir düğün yapılmıştı.
Me’mûn Hicri 218. yılında öldü. Me’mûn öldüğünde
48 yaşındaydı. 25 yıl, 5 ay, 13 gün saltanat
sürdü. Yerine kardeşi Muhammed Mu’tasım halîfe
oldu.
Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd, Ümm’ül-Fazl’ı aldıktan
sonra onunla Medine’ye döndüler. Hicri 220.
yılına kadar Medine-i Münevvere’de kaldılar.
Halîfe Mu’tasım, Hicri 219. yılı sonlarında
Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd’ı Bağdat’a davet
etti. Bağdat’a giderlerken kendilerine sorulan;
“Fedâ olayım sana, korkuyorum birşey olursa
senden sonra imâm kimdir?” dediklerinde; “Oğlum
Ali imâm’dır” buyurdular.
Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd, Hicri 220. yılında
Bağdat’a vardılar. O yılın sonlarına kadar
Bağdat’ta kaldılar. Fakat halîfe Mu’tasım’ın,
yanına gidip gelmeleri pek olmuyordu.
Uzun yıllar Bağdat’da kadılıkta bulunan Ebi
Davud, bir gün Halîfe Mu’tasım’ın yanında,
hırsızlık eden ve suçunu itiraf eyleyen bir
kişinin sağ elinin bilekten kesilmesi gerektiği
hakkında fetvâ vermiş, mecliste bulunanların
bir kısmı bu fetvâyı yerinde bulmuşlardı.
Bir bölüğüyse hırsızın elinin dirsekten kesilmesi
gerektiğini ve abdest âyetinde; “Dirseklerinize
kadar ellerinizi yıkayın”(Mâide 6. âyet) buyrulduğunu,
fetvâlarına delil getirdiler.
Bunun üzerine Mu’tasım, mecliste bulunan Hz.İmâm
Muhammed’ül Cevâd’a;
Yâ Ebû Cafer, sen ne dersin” diye sordu.
Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd cevap vermek istemedilerse
de ısrar üzerine;
“Secde yedi uzvun yere konmasıyladır; Alın,
ellerin avuçları, dizler ve ayak parmakları.
Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de; “Secde yerleri Allah’a
mahsustur” (Cin 18. âyet ) buyuruyor. Allah’ın
olan uzuv kesilemez. Hırsızın elinin parmakları,
eklerinden kesilir, avucu bırakılır.” buyurdular.
Halîfe Mu’tasım bu îzâha şaşıp kaldı ve Hz.İmâm
Muhammed’ül Cevâd’ın buyruğuna uyulmasını
emretti. Halkın içinde, fetvâsına uyulmayan,
Kadı Ebi Davud pek üzüldü; sonradan bunu arkadaşı
Zurkan’a anlattı; “Hatta keşke ölseydim de,
böyle bu günü görmeseydim” dedi.
Zurkan, birkaç gün sonra halîfe Mu’tasım’ın
yanına gitti ve şöyle dedi:
“Mü’minler emirine öğüt bana vâcibtir; huzûrunda
fıkıh bilginleri, vezirler, hükümetin ileri
gelenleri varken onların yanında, senin hükmünle
kadılık mesnedinde bulunan bir kişinin fetvâsına
uymayıp, imâmet davasıyla ümmeti bölen birisinin
fetvâsına uyman doğru olmasa gerek; sonra
senin hükmünle iş başında olanlar, hükümlerini
nasıl yürütebilirler.”
Halîfe
Mu’tasım, bu sözleri duyunca pek sıkıldı;
“Öğüdünden dolayı Allah sana hayırlar versin”
dedi ve konuşmadan dört gün sonra Hz.İmâm
Muhammed’ül Cevâd’ı çağırttı, yemek getirtti.
Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd, yemeği yediler
ve zehirli olduğunu anladılar; hemen kalktılar.
Oturmasını dileyen Mu’tasım’a, Hz.İmâm Muhammed’ül
Cevâd;“Senin yanından çıkıp gitmem, sana daha
hayırlıdır” buyurdular. Kaldıkları yere gittiler
ve Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd o gece Hak’ka
kavuşmuşlardır.
Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd, Hak’ka kavuştuklarında,
Hicri 220. yılı (Milâdi 835) Zilkade ayının
son günüydü. Ömürlerinin müddeti 25 yaşlarında
idi.
Bir rivâyete göre de Hz.İmâm Muhammed'ül Cevâd’ı,
Abbas oğulları taraftarları eşini kandırarak
zehirletmişlerdir.
Hz.İmâm Muhammed’ül Takiyy’ül Cevâd’ın cenazesinde
mübarek naaşları halka gösterilerek, ecelleriyle
vefât ettikleri ispat edilmek istenmiştir
ki, bu zehirlettirilerek şehit edildiklerini
göstermektedir sanırız. Bu âdet Hz.İmâm Mûsâ-i
Kâzım’dan itibaren Abbas oğullarınca rivâyet
edilen bir âdet olmuştur.
Hz.İmâm Muhammed’üt Takiyy’ül Cevâd, babaları
ve ataları vasıtasıyla Hz.Peygamber’den ve
Hz.Emîr’ül-mü’minîn’den rivâyetlerde bulunmuşlar,
kendilerinden de birçok kişiler rivâyet etmişlerdir.
Hz.İmâm Muhammed’ül Takiyy’ül Cevâd, ataları
Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’ın yanına defnedilmişlerdir.
Türbeleri Kâzımiyye-Bağdat’dadır.
Kendilerinden sonra imâmet, oğlu Hz.İmâm Aliyy’ün
Nakî’ye intikal etmiştir.
En doğrusunu Allah bilir.
Bir kimse senin hislerine ve
düşüncelerine uyup da öyle konuşur, doğru
yolu sana göstermezse, o kimse sana düşmanlık
ediyor demektir.Bir kimsenin Allah ile arasında
ne olduğunu bilmeden, o kimseye körü körüne
düşman olma. O iyi bir kişi ise, zaten sana
kötülük etmez. Kötü ise, sadece onun kötü
olduğunu bilmen sana yeter.Bir sözü dinleyen, ona göre davranan,
o söze kulluk ediyor demektir. Sözü söyleyen
Allah’tan bahsediyorsa, dinleyen Allah’a kulluk
eder, şeytandan bahsediliyorsa, şeytana kulluk
eder.Eğer kişiye kalben düşman isen,
o kişiye hiçbir şekilde kendisinin dostu imişsin
gibi görünme!Halkla iyi geçinmeyi bırakan,
halkla ilgisini kesen bir kimse, istemediği
şeye yaklaşmış olur.Kendi hevâ ve hevesine uyan bir
insan, düşmanına dilediği şeyi vermiş demektir.Kötü kişi ile düşüp kalkmaktan,
görüşmekten çekin! Çünkü o, sıyrılmış kılıca
benzer. Görünüşü güzeldir; fakat işi çirkindir.Yeter derecede bilgisi olmadan bir
işe girişen, o işi düzene sokmaz da bir kat
daha bozar.Zaman giderken, her şeyi yıkar da öyle
gider.